• 2:51 Bakara: 51

    وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَعٖينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

    Hani o zaman Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından (dünya metaına ve menfaatine tapınmak, altını ve parayı, küçük dana heykeli şekline sokup putlaştırmak suretiyle) buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuş (ve sapıtmış)tınız.

  • 2:52 Bakara: 52

    ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

    Bundan (o kötülük ve nankörlük tavırlarınızdan) sonra, (belki artık) şükredersiniz diye sizi (yine) bağışlamıştık.

  • 2:53 Bakara: 53

    وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

    Ve hidayeti (Hakkı ve doğruyu) bulasınız diye, (Hz.) Musa'ya kitabı (Tevrat’ı) ve (Hakk ile Bâtıl’ı ayıran ve adalet esaslarını ortaya koyan) Furkan'ı vermiştik.

  • 2:54 Bakara: 54

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

    O vakit Musa, kavmine: "Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, Bârî-i Teâlâ’nıza (sizi örneksiz ve eksiksiz yaratan Yüce Rabbinize) tevbe ederek, (bu kirli, kibirli ve azgın) nefislerinizi (ıslah ile) öldürüp (dizginleyin)! İşte bu, Rabbiniz katında sizin için daha hayırlıdır" demişti. Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, Esirgeyendir.

  • 2:55 Bakara: 55

    وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ

    Ve o zaman (yine haddinizi aşıp) demiştiniz ki: "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görünceye kadar sana inanmayız." Bunun üzerine yıldırım sizi (çarpıp kendinizden) almıştı. Ve siz (öylece baygın ve şaşkın) bakıp durakalmıştınız.

  • 2:56 Bakara: 56

    ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

    Sonra olur ki şükredersiniz diye, sizi (bir nevi) ölümünüzden sonra tekrar diriltip (hayata çıkardık).

  • 2:57 Bakara: 57

    وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

    (Ey Beni İsrail, hani Mısır'dan çıktıktan sonra) Bulutları üzerinize gölge yapıp (sizleri kavurucu çöl ortamında serinletmiş) ve size (gökten hazır) kudret helvası ve bıldırcın (eti) indirmiş, “Size rızık olarak verdiklerimizin (bu en lezizinden ve) temizinden yiyin” (demiştik). Ama onlar (isyan ve nankörlüğe yönelmekle) Bize zulmetmediler, lâkin kendi nefislerine zulmetmiş olmaktalardı.

  • 2:58 Bakara: 58

    وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَزٖيدُ الْمُحْسِنٖينَ

    (Ve hatırlayın,) Bir zaman size: "Şu şehre (Kudüs’e ve bereketli Filistin ülkesine) girin ve orada istediğiniz yerde (yerleşip ziraat, hayvancılık ve ticaretle kazandıklarınızı) bol bol yiyin, (buna karşılık) sadece; secde ederek (hürmetle) kapısından girerken: (Rabbimizden) ‘Dileğimiz bağışlanmadır’ deyin, (ki Biz de) hatalarınızı bağışlayalım; üstelik iyilik yapanların (ecirlerini daha da) artıracağız" demiştik.

  • 2:59 Bakara: 59

    فَبَدَّلَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذٖي قٖيلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذٖينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟

    Derken (dinlerine hıyanet ederek) zulmedenler, kendilerine (öğütlenip) söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. (İbadet ve itaati eğip bükerek nefislerine uyduruverdiler.) Biz de o zalimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık, üzerlerine gökten iğrenç bir azap indirdik.

  • 2:60 Bakara: 60

    وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِهٖ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدٖينَ

    (Yine) Hatırlayın; Musa kavmi için (içecek) su aramıştı, o zaman Biz ona: "Asanı taşa vur!" demiştik de ondan on iki pınar fışkırmıştı; böylece (on iki aşiretten) her insan topluluğu içeceği yeri bilmiş (ve rahatlamıştı. Onlara) Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesat) yaparak karışıklık çıkarmayın (demiştik).

  • 2:61 Bakara: 61

    وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّٖنَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

    O vakit siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz (böyle sadece) bir çeşit yemeğe sabredip katlanamayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden: Bakla, acur (açık yeşil çizgili salatalık), sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın!" (O zaman Musa:) "Siz (aslında daha) hayırlı (ve yararlı) olanı, şu (kıymetçe daha) aşağı ve bayağı şeyle(rle) mi değiştirmek istiyorsunuz? (Yoksa Mısır’daki kölelik ve rezillik ortamındaki gaflet ve serbestiyeti mi arzuluyorsunuz? Öyle ise) Mısır'a (geri) inin, zira (orada) kendiniz için istediğiniz (şeyler) vardır" demişti. (Çünkü Yahudiler, aslında Mısır’daki kölelik hayatını ve ahlâksızlık ortamını özlemekteydi. Bu nedenle) Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vurulmuş ve Allah'tan bir gazaba uğramışlardı. Bu, kuşkusuz Allah'ın ayetlerini inkâr ve nankörlük etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) Bu (belaları), isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerinden (dolayı hak etmişlerdi).

  • 2:63 Bakara: 63

    وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فٖيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

    (Ey Beni İsrail!) Hani o zaman sizden misak (sağlam bir söz ve ahit) almış ve (kahrımızı ve kudret harikamızı göresiniz diye) Tûr'u üstünüze yükseltmiştik (Tûr Dağı'nı göğe doğru kaldırıp üstünüze düşecek gibi göstermiştik ve demiştik ki:) "Size verdiğimize (Tevrat hükümlerine ve Hz. Musa’nın öğütlerine) sımsıkı yapışın ve onda olanı (İlahi kuralları sürekli) hatırlayıp (uygulayın, olur) ki böylelikle (küfür ve kötülükten) sakınasınız (takvaya ulaşıp korunasınız)."

  • 2:64 Bakara: 64

    ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

    Siz ise, bundan sonra da (yine va’adinizden ve dininizden) yüz çevirdiniz. Eğer Allah'ın üzerinizdeki fazlı (lütfu ihsanı) ve rahmeti olmasaydı, siz gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacaktınız.

  • 2:67 Bakara: 67

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِلٖينَ

    Hani Musa (aralarında gizlice öldürülen birisinin katilini bulsun diye, kendisine başvuran) kavmine: "Allah, (hakikat ortaya çıksın ve kimin katil olduğu anlaşılsın diye) muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. Onlar ise: (Ne alâkası var?) “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediklerinde; (Musa Aleyhisselam: Böyle davranıp) "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" diye cevap vermişti.

  • 2:68 Bakara: 68

    قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ

    (Bu sefer) "Rabbine bizim adımıza yalvar da, bize (o sığırın) niteliklerini açıklasın" demişler; (Musa da, Rabbine yalvardıktan sonra) "Şüphesiz O (Allah) diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir sığır olmalı)dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin!" diye (uyarıvermişti).

  • 2:69 Bakara: 69

    قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرٖينَ

    (Bu sefer) Dediler ki: "Rabbine adımıza yalvar da, bize (onun) rengini bildirsin." O (Hz. Musa ise: Rabbim) buyuruyor ki: “O, bakanların içini ferahlatan sarı renkli-parlak tüylü bir inektir" demişti.

  • 2:70 Bakara: 70

    قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ

    (Onlar yine:) "Rabbine bizim adımıza yalvar da, bize onun (başka) niteliklerini de açıklayıp bildirsin. Çünkü bize göre sığırlar birbirine benzemektedir. İnşaallah (Allah dilerse) biz doğruyu buluruz" diye (bir istekte bulunmuşlardı). [Not: En mükemmelini arıyor görüntüsüyle sorumluluktan kaçıp alâkasız sorular sorarak, aslında kendi işlerini zorlaştırmışlardı.]

  • 2:71 Bakara: 71

    قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُثٖيرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ فٖيهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟

    (Bunun üzerine Musa onlara, Rabbim) Diyor ki: “O (sığır), yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma (serbest dolaşıp kusuru bulunmayan) ve alacası olmayan bir inektir" diye bildirmiş, (o zaman mecburen:) "Şimdi gerçeği getirdin" demişler, böylece ineği kesmişlerdi. Ama (bu kasıtlı ve sorumluluktan kaytarıcı soruları yüzünden) neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.

  • 2:87 Bakara: 87

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهٖ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَرٖيقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَرٖيقًا تَقْتُلُونَ

    Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peş peşe elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik (Cebrail’le destekledik). Demek size ne zaman bir elçi; nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak; bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldüreceksiniz, öyle mi?

  • 2:88 Bakara: 88

    وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَلٖيلًا مَا يُؤْمِنُونَ

    Dediler ki: “Bizim kalplerimiz mühürlüdür, örtülüdür.” (Bu yüzden anlatılanlar aklımıza girmiyor.) Hayır; inkâr (ve isyan)larından dolayı Allah onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman ederler. (Büyük çoğunluğu zulüm ve küfür içindedirler.)

  • 2:92 Bakara: 92

    وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

    Andolsun, Musa size apaçık belgelerle gelmişti de, sonra siz onun (aranızdan kısa bir süre ayrılışının hemen) arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz. İşte (ey Yahudiler) siz (böyle) zalimlersiniz. (Ki çoğunuz hâlâ aynı sapkınlıktasınız.)

  • 2:93 Bakara: 93

    وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا فٖي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهٖٓ اٖيمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ

    Hani sizden misak (kesin söz) almış ve Tûr'u (kaldırıp) üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve (emirlerini) dinleyin" (demiştik). Onlar ise (tam aksine): “Dinledik ve (ama) isyan ettik” demişlerdi. (İşte bu) İnkârları yüzünden (altın) buzağı (servet tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, (düşünüp söyleyin, bu bâtıl) inancınız size ne kötü şeyler emredip durmaktadır?” (Ve bugünkü münafıkların tavrı da aynıdır; acaba bu nasıl bir imandır ki, vicdanları Siyonist Yahudiler ve Haçlı emperyalistlerle dostluk kurmaktan ve onlara tâbi olmaktan rahatsızlık duymamaktadır?)

  • 2:108 Bakara: 108

    اَمْ تُرٖيدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْاٖيمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّبٖيلِ

    Yoksa (ey mü’minler,) daha önce Musa'nın (Yahudilerce) sorguya çekildiği gibi, siz de Resulünüzü sorguya çekmek (suçlayıp sorumlu göstermek) mi istiyorsunuz? Kim imanı inkâr ile değişirse, artık o, dümdüz yoldan kesinlikle sapmış demektir.

  • 2:136 Bakara: 136

    قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَعٖيسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

    (Onlara) Deyin ki: “Biz Allah'a; bize indirilene (Kur’an-ı Kerim’e), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile, bütün peygamberlere Rabblerinden kendilerine verilenlere (Tevrat ve İncil gibi kutsal metinlerin orijinaline) iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz (bütün peygamberleri ve kutsal metinleri hak biliriz) ve biz O'na teslim olmuş kimseleriz.”

  • 2:246 Bakara: 246

    اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ اِذْ قَالُوا لِنَبِيٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِۜ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُواۜ قَالُوا وَمَا لَنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَٓائِنَاۜ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَلٖيلًا مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِالظَّالِمٖينَ

    (Ey Nebim! Sana seyrettirdiğimiz kader filminin tarih kayıtlarında) Görmedin mi; (Hz.) Musa'dan sonra (Mısır'dan çıkarılan ve ıssız, verimsiz çöllerde esir hayatı yaşamaya mecbur bırakılan) İsrailoğullarının ileri gelenleri peygamberlerine gidip: “Bize bir komutan-melik tayin et ki; (onun emrinde) Allah yolunda (cihad edip) çarpışalım" demişlerdi. (O zat kendilerine şunu) Söyledi: “Ya size kıtal=cihad farz kılınır da, sonra sözünüzden döner ve çarpışmaktan=cihaddan kaçarsanız (büyük bir günah yüklenmiş olursunuz. Gerçekten hürriyet ve selamete kavuşmak için cihad etmek mi istiyorsunuz, yoksa kuru kahramanlık mı taslıyorsunuz?” Onlar ise cevaben:) "Bizler niçin Allah yolunda çarpışmayalım (ve niçin cihaddan kaçalım) ki; yurtlarımızdan, (yuvalarımızdan zorla) çıkarılmış ve çoluk çocuğumuzdan ayrılıp (buralara sürülmüşken… Böyle esir ve zelil yaşamaktansa ölmeyi tercih ederiz)” dediler... Fakat vaktâki (ve ne yazık ki) kendilerine (zulümle ve zalimlerle) çarpışma (ve cihad izni) yazılıverilince içlerinden pek azı hariç, çoğu (cihaddan ve sorumluluktan) yüz çevirip (ayrıldılar.) [Tefsirlerin ve tarihçilerin rakamına göre yirmi bin kişiden on beş bini caydı, ancak beş bini kaldı.] Allah (zaten) zalimleri çok iyi bilir. (Ve böyle imtihanlarla herkese de gösterir.)

  • 4:153 Nisa: 153

    يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَانًا مُبٖينًا

    Kitap Ehli Senden, kendilerine gökten (mucizevi) bir kitap indirmeni talep etmişlerdi. Halbuki (Hz.) Musa'dan (arsızlık ve azgınlık bakımından) bundan daha büyüğünü istemişler ve "Bize Allah'ı açıkça göster” demişlerdi. Böylece zulümlerinden dolayı onları yıldırım çarpmış (ve şaşkına dönmüşlerdi). Ardından kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, (bu sefer sapıtıp) buzağıyı (ilah) edinmişlerdi. Biz bunu da affedip bağışladık ve Musa'yı apaçık olan ispatlayıcı delil ve yetkiler verip donattık. (Onu sultana=güç ve iktidara ulaştırdık.)

  • 4:164 Nisa: 164

    وَرُسُلًا قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلًا لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْلٖيمًاۚ

    Ve kesinlikle daha önceden Sana, (gerçek hayat) hikâyelerini (ve Tevhid mücadelelerini) anlattığımız elçilere de, (gerekli görmediğimizden) hiç anlatmadığımız (daha nice) elçilere de (vahyettik). Allah, Musa ile de ona hitap edip konuşuverdi.

  • 5:20 Maide: 20

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَعَلَ فٖيكُمْ اَنْبِيَٓاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًاۗ وَاٰتٰيكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ اَحَدًا مِنَ الْعَالَمٖينَ

    Hani o vakit Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; (ki) içinizden peygamberler çıkardığı, sizden (bazılarını topluma) yöneticiler kıldığı ve âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verip (çeşitli imkânlar sağladığı zamandaki durumunuzu hatırlayıverin)."

  • 5:21 Maide: 21

    يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْاَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتٖي كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرٖينَ

    (Hz. Musa devamında halkına şöyle seslenmişti:) “Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı (imtihan aracı ve hürriyet diyarı olarak saptadığı) kutsal topraklara (Kudüs ve civarına) girin ve sakın gerisin geri arkanıza dönüp (davanızdan ve kutlu yolunuzdan vazgeçmeyin), yoksa hüsrana uğrayanlar olarak (Hakk’tan ve hayırdan) çevrilip gidersiniz.”

  • 5:22 Maide: 22

    قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ فٖيهَا قَوْمًا جَبَّارٖينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ

    (Beni İsrail) Dediler ki: “Ey Musa, orada (o topraklarda) gerçekten cebbar (güçlü ve zorba) bir topluluk vardır. (Onlarla mücadele etmemiz ve yenmemiz imkânsızdır.) Onlar (Filistin topraklarından) çıkmadıkça (oradan uzaklaştırılmadıkça) biz kesinlikle oraya girmeye (yeltenmeyeceğiz), şayet onlar (bir şekilde oradan çıkıp) boşaltırlarsa, biz (o takdirde) elbette girip (yerleşeceğiz).”

  • 5:23 Maide: 23

    قَالَ رَجُلَانِ مِنَ الَّذٖينَ يَخَافُونَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَۚ فَاِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَاِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّٰهِ فَتَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ

    (Bunun üzerine) Bu korkaklar (ve kolaycı kaypaklar) arasında bulunup da, Allah’ın kendilerine nimet (fazilet ve gayret) verdiği iki kişi, (İsrailoğullarına dönüp şunları) söylemişti: “(Korkaklığa ve kahpelik yapmaya yönelmeyiniz, gevşeklik göstermeyiniz. Kutsal vatanınızı işgal eden zalim ve zorba topluluğun) Üzerine kapıdan (cepheden ve cesaretle hücum edip) giriniz. Ona (oraya) böyle (bir gayret ve hareketle, kutlu Filistin’e ve Kudüs’e) girerseniz, şüphesiz (artık) siz galipsiniz (ülkeye sahip, zalim güçlere hâkim konuma geleceksiniz). Eğer (sahte değil samimi) mü’minlerseniz, sadece Allah’a tevekkül ediniz (şeytani kuşku ve kuruntularınızın peşinden gitmeyiniz)!” [Not: Bu ayet, tarihi gerçekleri ve kaderin hikmetini tespit eden bir mucizedir. Çünkü Asr-ı Saadet’ten günümüze; Emeviler, Selçukiler ve Osmanlılar döneminde Kudüs-i Şerif Müslümanların idaresinde iken, dünya hâkimiyeti ve galibiyeti de onların elindedir. Ve inşaallah yeni bir galibiyet ve hâkimiyet dönemi, İsrail’in defedilmesi ve Filistin’in yeniden fethiyle gerçekleşecektir.]

  • 5:24 Maide: 24

    قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَٓا اَبَدًا مَا دَامُوا فٖيهَا فَاذْهَبْ اَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَٓا اِنَّا هٰهُنَا قَاعِدُونَ

    (Yahudiler bütün bu uyarılara rağmen) Dediler ki: “Ey Musa, o (zorbalar) orada durduğu sürece, biz hiçbir zaman asla oraya girmeyeceğiz (böyle bir tehlikeye göğüs germeyeceğiz). Bu nedenle, sen ve Rabbin gidiniz, ikiniz savaşıp (düşmanları bertaraf ediniz), biz burada (her türlü tehlike ve tecavüzden uzak durup) oturanlar olarak (bekleyeceğiz).”

  • 5:25 Maide: 25

    قَالَ رَبِّ اِنّٖي لَٓا اَمْلِكُ اِلَّا نَفْسٖي وَاَخٖي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقٖينَ

    (Bunun üzerine Hz. Musa) Dedi ki: “Ey Rabbim (görüyor ve biliyorsun ki) ben gerçekten, kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına malik değilim (sözümü geçirememekteyim). Öyle ise, bizimle bu fasıklar (ve sapkınlar) topluluğunun arasını ayır(manı dilerim).”

  • 5:26 Maide: 26

    قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَعٖينَ سَنَةًۚ يَتٖيهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقٖينَ۟

    (Cenab-ı Allah) Buyurdular ki: “Artık orası (huzur ve hürriyet ortamı) kendilerine kırk yıl haram-yasak edilmiştir. (Korkaklıkları, kaypaklıkları ve kolaycılıkları yüzünden boyunlarına zillet, esaret ve eziyet halkası geçirilmiştir.) Onlar yeryüzünde (çöllerde ve verimsiz vadilerde), şaşkın (ve perişan) vaziyette dolaşmayı hak etmişlerdir. Sen de o fasık (ve sapkın) topluluğa acıyıp üzülmeyesin (ve bizi yalnız ve yardımsız bıraktılar diye zaferden ümitsizliğe düşmeyesin).”

  • 6:84 En'am: 84

    وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهٖ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنٖينَۙ

    Ve ona İshak'ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları (ihsan ve ihlas sahibi olanları) işte böyle ödüllendiririz.

  • 6:91 En'am: 91

    وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذٖي جَٓاءَ بِهٖ مُوسٰى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاطٖيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثٖيرًاۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

    O vakit (Yahudilerin sapkınları ve her dönemin inkârcıları:) "Allah, beşere (herhangi bir insana ayet ve melek gibi) hiçbir şey indirmemiştir (sadece akıl vermiştir ve bu yeterlidir)” demekle; Allah'ı, kadrinin hakkını vererek (gereği gibi tanıyıp) takdir edemediler. (Peygamber ve kitap göndermesinin hikmetini ve kıymetini bilemediler.) De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu gizleyip (göz ardı ederek sakladığınız) kitabı (Tevrat’ı) kim indirdi? (Ki onunla) Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." (Ey Resulüm, cevaben:) "Allah" de, sonra onları bırak, “içine daldıkları bataklıkta ve saçma uğraşılarında” oyalanıp dursunlar (bakalım).

  • 6:154 En'am: 154

    ثُمَّ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا عَلَى الَّذٖٓي اَحْسَنَ وَتَفْصٖيلًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ۟

    Sonra Biz Musa'ya; en güzel şekilde ve titizlikle (ibadet ve amel) işleyenlerin (Dinde dikkat ve cihad ehlinin) üzerlerine (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi (onlara) ayrı ayrı açıklamak (üzere) ve bir hidayet ve rahmet (vesilesi) olarak kitabı (Tevrat’ı) verdik. Umulur ki Rablerine kavuşacaklarına (ahiret hayatına ve Allah’ın huzuruna çıkacaklarına ve cennete ulaşacaklarına) inanırlar (diye bunları bildirmekteyiz).

  • 7:103 A'raf: 103

    ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهٖ فَظَلَمُوا بِهَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدٖينَ

    Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen çevresine gönderdik; onlar ise ona (ayetlerimize ve elçimize) zulüm ve haksızlık ettiler. İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak (ve anlat ki, inananlar bundan ders çıkarsınlardı)!

  • 7:104 A'raf: 104

    وَقَالَ مُوسٰى يَا فِرْعَوْنُ اِنّٖي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمٖينَۚ

    Musa (gidip): "Ey Firavun, gerçekten ben âlemlerin Rabbinden (gönderilen) bir elçiyim" diye (uyardı).

  • 7:105 A'raf: 105

    حَقٖيقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۜ

    Hakikat şu ki; "Benim üzerimdeki yükümlülük, Allah adına (sizlere) ancak gerçeği söylemektir. Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir belge ile (açık mucizelerle) geldim. Artık (onları serbest bırak ve) İsrailoğullarını benimle beraber gönder" (şeklinde davetini yaptı).

  • 7:106 A'raf: 106

    قَالَ اِنْ كُنْتَ جِئْتَ بِاٰيَةٍ فَأْتِ بِهَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ

    (Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten bir ayet (mucize) getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (ve göster bakalım)."

  • 7:107 A'raf: 107

    فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبٖينٌۚ

    Bunun üzerine (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi.

  • 7:108 A'raf: 108

    وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِرٖينَ۟

    (Bir de) Elini (soktuğu koltuk altından) sıyırıp çıkardı, o da anında bakanlara (nurdan ışıklar saçarak) bembeyaz (görünüvermişti).

  • 7:109 A'raf: 109

    قَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌۙ

    (Şaşkınlığa uğrayan) Firavun kavminin önde gelenleri: "Bu gerçekten bilgin (ve işinin ehli) bir büyücüdür” demişlerdi.

  • 7:110 A'raf: 110

    يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْۚ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

    (Firavun ise çevresine: "Herhalde) Sizi topraklarınızdan (yurdunuzdan) sürüp-çıkarmak (ve iktidara konmak) istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?" (diye etrafını kışkırtmaya girişmişti).

  • 7:111 A'raf: 111

    قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَاَرْسِلْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرٖينَۙ

    Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver, (vereceğin cezayı erteleyip etraftaki) şehirlere de toplayıcı (çağrıcı)lar gönder ki;”

  • 7:112 A'raf: 112

    يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلٖيمٍ

    (Böylece) "Bütün bilgin (ve yetişkin) büyücüleri sana getirsinler (ve Musa ile boy ölçüşüp onu yensinler” teklifini arz etmişlerdi).

  • 7:113 A'raf: 113

    وَجَٓاءَ السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ قَالُٓوا اِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبٖينَ

    Derken; (ülkenin her yanından toplanıp gelen seçkin) sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, herhalde bize (yüklü) bir karşılık (armağan) var, değil mi?"

  • 7:114 A'raf: 114

    قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبٖينَ

    (Firavun ise) "Evet" dedi. "(O takdirde) Siz (bana) en yakın kılınanlardan (saygın ve varlıklı kimseler) olacaksınız."

  • 7:115 A'raf: 115

    قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ نَحْنُ الْمُلْقٖينَ

    (Sihirbazlar) Dediler ki: "Ey Musa (ilkin) sen mi (hünerini ortaya) atmak istersin, yoksa biz mi atalım?"

  • 7:116 A'raf: 116

    قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظٖيمٍ

    (Musa: "Haydi önce) Siz atın" dedi. (Onlar sihirli asalarını ortaya) Atıverince, insanların gözlerini büyülemişler, onları dehşete düşürmüşler ve büyük bir sihir meydana getirip koymuşlardı.

  • 7:117 A'raf: 117

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ

    Biz de Musa'ya: "(Haydi sen de) Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da değneğini yere atıverince) O vakit (bir de baktılar ki), bu (asa) onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuyor. (Hepsi birden şaşkınlığa uğramışlardı.)

  • 7:118 A'raf: 118

    فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ

    Böylece hak yerini bulmuş, onların bütün yapmakta oldukları (göz boyama hilekârlıkları) geçersiz (bâtıl) olup boşa çıkmıştı.

  • 7:119 A'raf: 119

    فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرٖينَۚ

    (Firavun ve adamları) Orada yenilmişler ve küçük düşmüşler olarak ters yüz çevrilip kalmışlardı.

  • 7:120 A'raf: 120

    وَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدٖينَۚ

    Ve sihirbazlar (bunların göz boyama değil, İlahi bir mucize olduğunu anlayıp hemen teslimiyetle) secdeye kapanmışlardı.

  • 7:121 A'raf: 121

    قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمٖينَۙ

    (Hepsi birden:) "Biz âlemlerin Rabbine iman ettik" diye (haykırmışlardı).

  • 7:122 A'raf: 122

    رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

    "Musa'nın ve Harun'un (davet ettiği ve bildirdiği Hakk ve mutlak) Rabbine (inandık!” diye duyurmuşlardı).

  • 7:123 A'raf: 123

    قَالَ فِرْعَوْنُ اٰمَنْتُمْ بِهٖ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدٖينَةِ لِتُخْرِجُوا مِنْهَٓا اَهْلَهَاۚ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ

    Firavun (iman eden sihirbazlara dönüp): “Ben size izin vermeden (ve aramızda özel bir fitne projesi üretmeden) önce ona (Hz. Musa’ya) iman ettiniz öyle mi? Bu tavrınız, muhakkak (sanatçı ve inşaatçı ucuz işçi=köle olarak çalıştırdığımız Yahudilerden oluşan) halkını buradan sürüp-çıkarmak amacıyla (Musa ile birlikte herhalde gizlice) şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı yakında görüp) bileceksiniz" (diye homurdanmıştı). [Not: Demek ki şeytani odaklarla anlaşmalı ve casusluk amaçlı işbirlikçi Müslümanlık (münafıklık) kâfirler ve zalimler yanında gerekli ve verimli sayılmaktadır!]

  • 7:124 A'raf: 124

    لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ ثُمَّ لَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ

    “Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim" (diye tehdide başlamıştı).

  • 7:125 A'raf: 125

    قَالُٓوا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

    (Onlar da:) "Biz de şüphesiz (zaten önünde sonunda ölüp) Rabbimize döneceğiz. (Artık senin tehditlerine boyun eğecek değiliz)" diyerek (dik durmuşlardı).

  • 7:126 A'raf: 126

    وَمَا تَنْقِمُ مِنَّٓا اِلَّٓا اَنْ اٰمَنَّا بِاٰيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَٓاءَتْنَاۜ رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمٖينَ۟

    (Sihirbazlar Firavun’a:) “Oysa sen, sırf (Hz. Musa eliyle) bize gelen Rabbimizin ayetlerine inanmamızdan dolayı intikam alıyorsun” (demişlerdi). Ve "Ey bizim Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür" (diye duaya sığınmışlardı).

  • 7:127 A'raf: 127

    وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْيٖ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

    Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk edip (aşağılamaları) için mi (serbest) bırakacaksın? (Şimdi hepsinden kurtulacak bir çare bulmalısın!” Bunun üzerine Firavun) Dedi ki: “(Öyle ise biz de onların bütün) Erkek çocuklarını öldürüp (ortadan kaldıracağız) ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahip (bulunmaktayız)."

  • 7:128 A'raf: 128

    قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَعٖينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهٖۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ

    (Hz.) Musa kavmine dedi ki: (Sakın ürküp gevşemeyin, telaş etmeyin) “Yardımı (yalnız) Allah'tan isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü bütünüyle Allah'ındır ve kullarından (sadakatlerini denediğini ve) dilediğini ona varis kılacaktır. Ve mutlu son müttakilerin olacaktır.”

  • 7:129 A'raf: 129

    قَالُٓوا اُو۫ذٖينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟

    Onlar (İsrailoğulları ise Hz. Musa’ya dönüp şikâyetlenerek) dediler ki: “Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da (hep böyle) eziyete uğratıldık. (Hakk dine ve davaya uyduk diye umduğumuz rahata ve menfaate bir türlü kavuşamadık.” Musa dedi ki:) “Umulur ki, Rabbiniz (yakında) düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılıp (iktidara getirecek), böylece nasıl davranacağınızı gözleyip (durumunuza bakacak ve sadıklarla sahtekârları ayıracaktır).”

  • 7:130 A'raf: 130

    وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنٖينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

    Andolsun, Biz de Firavun ailesini (ve iktidar çevresini) belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.

  • 7:131 A'raf: 131

    فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِهٖۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

    Onlara (Firavun’a ve adamlarına) bir iyilik geldiği zaman, “Bu bizim içindir (bu nimet ve fazileti hak etmişizdir)” diyorlardı; onlara bir kötülük isabet ettiğinde ise (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah katında asıl uğursuz olanlar kendileridir (ve uğradıkları felaketler, kendi fesatlıkları nedeniyledir); ama onların çoğu (bu gerçekleri) bilmezler (ve akıl erdirmezler).

  • 7:132 A'raf: 132

    وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهٖ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنٖينَ

    Onlar: “Bizi büyülemek (etkilemek) için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz. (Bu küfür ve zulüm düzenini bile bile tercih etmişiz)” dediler.

  • 7:133 A'raf: 133

    فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمٖينَ

    Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ve musibetler) olarak üzerlerine tufan (kasırga felaketi, ekinleri ve meyveleri yiyip bitiren) çekirge (sürüleri), buğday güvesi (gibi haşereleri, gökten) kurbağa ve kan (yağıvermesi gibi musibetleri) musallat kıldık. Yine de büyüklük tasladılar (imana ve istiğfara yanaşmadılar) ve suçlu-günahkâr bir kavim olmayı (terk etmediler).

  • 7:134 A'raf: 134

    وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۚ

    (Sonunda) Başlarına (dayanılmaz) iğrenç bir azap çökünce (bütün suları ve süt cinsinden içecekleri, kirli ve zehirli bir kızıl kana dönüşünce): “Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahit adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz” diye (yalvarmaya yöneldiler).

  • 7:135 A'raf: 135

    فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

    (Bunun üzerine) Ne zaman ki, onların erişebileceği (takdir edilen) bir süreye kadar, o iğrenç azabı (üzerlerinden) çekip-giderdik, onlar yine hemen andlarını bozup (inkâr ve isyana geri döndüler).

  • 7:136 A'raf: 136

    فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ

    Biz de onlardan (sonunda) intikamımızı alıverdik ve ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmişler (gibi) davranmaları nedeniyle onları (Firavun ve ordularını) suda boğup (helak ettik).

  • 7:137 A'raf: 137

    وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذٖينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتٖي بَارَكْنَا فٖيهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ

    (İmanın ve Hakk davanın çilesine katlanan ve uzun yıllar) Hor görülüp ezilmekte olan o (mü’min ve mücahit) topluluğu (ise), içini bereketler ve nimetlerle donattığımız yeryüzünün doğularına ve batılarına (bütün dünyaya) mirasçı (ve hükümran) kıldık (kılacağız. Böylece) Rabbinin (iman ve itaat ettikleri takdirde) İsrailoğullarına olan o güzel sözü (va’adi), sabretmeleri dolayısıyla (yerine getirilip) tamamlandı. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle bir edip dağıttık. (Bu hak ettikleri bir akıbetti.)

  • 7:138 A'raf: 138

    وَجَاوَزْنَا بِبَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ

    (Ardından) İsrailoğullarını (Firavun zulmünden kurtarıp) denizden geçirdik. (Derken) Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. (Bunu görünce peygamberlerine) Dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları (putları var; onlarınki) gibi, sen de bize bir ilah yap." O ise: "Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" diye (azarladı).

  • 7:139 A'raf: 139

    اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُتَبَّرٌ مَا هُمْ فٖيهِ وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

    “Onların içinde bulundukları şey (uydurma ve sapkın din) mahvolup gidicidir ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de bâtıl ve geçersizdir” (diye uyardı).

  • 7:140 A'raf: 140

    قَالَ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغٖيكُمْ اِلٰهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمٖينَ

    “O sizi âlemlere (çevrenizdeki gafil ve kâfir kavimlere) üstün kılmışken (iman hidayetine kavuşturmuşken bir de kalkıp hâşâ), ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayacağım? (Bana nasıl böyle şaşkın ve sapkın bir teklif yapılır?)”

  • 7:141 A'raf: 141

    وَاِذْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۚ يُقَتِّلُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَفٖي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖيمٌ۟

    (Oysa hatırlayın ki) Hani bir zamanlar size dayanılmaz azap ve işkenceler reva gören, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden (ve zulüm sisteminden) sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir bela ve imtihan vardı.

  • 7:142 A'raf: 142

    وَوٰعَدْنَا مُوسٰى ثَلٰثٖينَ لَيْلَةً وَاَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مٖيقَاتُ رَبِّهٖٓ اَرْبَعٖينَ لَيْلَةًۚ وَقَالَ مُوسٰى لِاَخٖيهِ هٰرُونَ اخْلُفْنٖي فٖي قَوْمٖي وَاَصْلِحْ وَلَا تَتَّبِعْ سَبٖيلَ الْمُفْسِدٖينَ

    Ve derken (huzurumda ibadet ve riyazetle vakit geçirmek üzere) Musa ile otuz gece için sözleştik ve ona bir on (gün) daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a: “Kavmim içinde benim yerime geçip (halifem ol), onları ıslah et ve bozguncuların yoluna tâbi olma!” deyip (ayrıldı).

  • 7:143 A'raf: 143

    وَلَمَّا جَٓاءَ مُوسٰى لِمٖيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُۙ قَالَ رَبِّ اَرِنٖٓي اَنْظُرْ اِلَيْكَۜ قَالَ لَنْ تَرٰينٖي وَلٰكِنِ انْظُرْ اِلَى الْجَبَلِ فَاِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرٰينٖيۚ فَلَمَّا تَجَلّٰى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسٰى صَعِقًاۚ فَلَمَّٓا اَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ اِلَيْكَ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُؤْمِنٖينَ

    Musa, belirlediğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca; “Rabbim (ne olur), bana Kendini göster, Sana bakıp (göreyim)” dedi. (Cenab-ı Hakk ise:) “Beni (burada ve dünya gözüyle) asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde (durup) karar kılabilirse, sen de Beni göreceksin.” Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: "Sen ne Yücesin (Rabbim! Dünya gözüyle Zatını görme isteğimden dolayı) Sana tevbe ettim ve ben (Yüce Zatının asla görülemeyeceği, ancak esma ve sıfatlarının tecellisinin seyredileceği gerçeğine) iman edenlerin ilkiyim" diye (yalvardı). [Not: Bu ayet, “Allah’ı görmenin imkânsızlığını” değil; bu yüce fazilet ve lezzete ancak çok çetin bir nefsi cihadla varılan manevi olgunluk sonucunda ve cennet ortamında ulaşılacağına işaret sayılmıştır.]

  • 7:144 A'raf: 144

    قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتٖي وَبِكَلَامٖيۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ

    (Allah:) "Ey Musa" dedi. "Sana verdiğim risaletimle ve seninle konuşmam sayesinde, seni insanlar üzerinde seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol. (Gereksiz işlere ve isteklere kalkışma!” diye uyarıvermişti.)

  • 7:145 A'raf: 145

    وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصٖيلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُرٖيكُمْ دَارَ الْفَاسِقٖينَ

    Biz ona (ayet ve emirlerimin yer aldığı Tevrat yazılı) Levhalar'da her şeyden bir öğüt (verip yolunu aydınlattık) ve her şeyin yeterli bir açıklamasını yazdık. (Ve:) "Şimdi bunlara kuvvetle sarıl (emirlerime sağlam yapış; çünkü kuvvet ve hükümet olmadan, Hakk nizamı uygulamak imkânsızdır) ve kavmine de emret ki (hükümlerimi) en güzel şekilde tutup sarılsınlar. Size fasıkların yurdunu (acı ve alçaltıcı akıbetlerini) pek yakında göstereceğim" (dedik).

  • 7:148 A'raf: 148

    وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِهٖ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدٖيهِمْ سَبٖيلًاۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمٖينَ

    (Tûr’a gitmesinin) Ardından Musa’nın kavmi (topladıkları altın) süs eşyalarından, (ağzından arkasına kadar açılan borudan girip çıkan havanın çıkardığı sesle) böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları (herhangi) bir yola da yöneltip-iletmediğini (hidayete erdirmediğini akledip) görmediler mi? Onu (altın ve para putunu tanrı) edindiler de, zulmedenlerden olup gittiler.

  • 7:149 A'raf: 149

    وَلَمَّا سُقِطَ فٖٓي اَيْدٖيهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواۙ قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

    Ne zaman ki (yaptıklarından dolayı pişmanlık duyup, başları) elleri arasına düşürülüverince ve kendilerinin gerçekten şaşırıp-saptıklarını görüp (fark edince): “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa kesin olarak hüsrana uğrayanlardan olacağız” deyip (yalvarmaya giriştiler).

  • 7:150 A'raf: 150

    وَلَمَّا رَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهٖ غَضْبَانَ اَسِفًاۙ قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونٖي مِنْ بَعْدٖيۚ اَعَجِلْتُمْ اَمْرَ رَبِّكُمْۚ وَاَلْقَى الْاَلْوَاحَ وَاَخَذَ بِرَأْسِ اَخٖيهِ يَجُرُّهُٓ اِلَيْهِۜ قَالَ ابْنَ اُمَّ اِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونٖي وَكَادُوا يَقْتُلُونَنٖيۘ فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْاَعْدَٓاءَ وَلَا تَجْعَلْنٖي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ

    Vaktâki Musa oldukça kızgın ve üzgün olarak kavmine döndüğünde onlara: "Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz (ne çirkin işler çevirdiniz)? Rabbinizin (azap) emrini çabuklaştıracak (sapkınlık ve taşkınlıklara yöneldiniz), öyle mi?" dedi. (Allah’ın emirleri yazılı) Levhaları bıraktı ve kardeşini başından (saçından) tutup kendisine doğru çekmeye başlayınca (Harun ona:) "Ey anamın oğlu, (fırsatçı ve fesatçı bir topluluk olan) bu kavim beni zayıf buldular (hırpalayıp çaresiz bıraktılar) ve neredeyse beni öldürmeye kalkıştılar. Bari sen düşmanları sevindirip bana güldürecek (ve kuru gürültüyle onların diline düşürecek) bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğuyla beraber kılma (onlarla bir tutma!)" diye (yalvardı).

  • 7:151 A'raf: 151

    قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لٖي وَلِاَخٖي وَاَدْخِلْنَا فٖي رَحْمَتِكَۘ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖينَ۟

    (Musa) Dedi ki: "Rabbim, (bu tedbirsizlik ve beceriksizlikten dolayı) beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine katıp (koru…) Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın."

  • 7:152 A'raf: 152

    اِنَّ الَّذٖينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرٖينَ

    Şüphesiz, (altın) buzağıyı (ve servet putlarını-tanrı) edinenlere (her asırda) Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet (ve esaret) ulaşıp kuşatacaktır. İşte Biz, 'yalan düzüp-uyduranları' (ve haramları helâl sayanları) böyle cezalandırırız.

  • 7:153 A'raf: 153

    وَالَّذٖينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحٖيمٌ

    (Bunun gibi birçok) Kötülük (ve nankörlük) işleyip bunun ardından (samimiyetle) tevbe edenler ve tam iman edip (İslam’a yönelenlere gelince); hiç şüphesiz Rabbin, bundan (tevbeden) sonra elbette Bağışlayandır, Esirgeyip Koruyandır.

  • 7:154 A'raf: 154

    وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَفٖي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذٖينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ

    Musa kabaran öfkesi (gazabı) yatışınca (Tevrat’ın Kutsal Emirleri kayıtlı) Levhalar'ı (eline) aldı. (Onlardan bir) Nüshasında, "Rablerinden korkanlar için (elbette) bir hidayet ve bir rahmet (doğru yolu bulmak ve onurlu yaşamak) vardır" (yazılıydı).

  • 7:155 A'raf: 155

    وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْعٖينَ رَجُلًا لِمٖيقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْدٖي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِرٖينَ

    Musa, belirlediğimiz buluşma zamanı için kavminden yetmiş adam ayırıp seçti. (Ardından) Bunları da '(korkudan) dayanılmaz bir sarsıntı' (deprem şaşkınlığı ve panik havası) tutuverince, dedi ki: "Rabbim, eğer dileseydin, onları ve beni daha önceden helak ederdin. (Şimdi) İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından (ve yapmaları gerektiği halde yapmadıklarından) dolayı bizi helak mı edeceksin? (Gerçi) O da Senin deneme (fitne)nden başkası değildir. Onunla Sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Bizim Velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; çünkü bağışlayanların en hayırlısı Sensin (Allah’ım).”

  • 7:156 A'raf: 156

    وَاكْتُبْ لَنَا فٖي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَابٖٓي اُصٖيبُ بِهٖ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَتٖي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذٖينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذٖينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ

    “(Rabbim) Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, (hayır ve huzur takdir et ki) şüphesiz biz dönüp Sana yöneldik” diye (dua etti. Allah da buyurup) Dedi ki: "Azabımı dilediğime (müstahak olana) isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; onu ileride (iyilik ve güzellikleri Rabbinden) korkup kötülükten vazgeçenlere (müttakilere), zekâtı verenlere ve Bizim ayetlerimize (gönülden) iman edenlere (ve İslam’ın gereğini yerine getirenlere) yazacağım (ki bu onların hakkıdır)." [Not: Bu ayette; insanların niyet ve gayretlerine göre İlahi rahmetten pay alacakları vurgulanmaktadır.]

  • 7:157 A'raf: 157

    اَلَّذٖينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذٖي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجٖيلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّتٖي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِهٖ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذٖٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟

    Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan Elçiye (Hz. Muhammed’e) tâbi olurlar. Ki, O onlara ma’rufu (iyiliği) emreder, münkeri (kötülüğü) nehyeder, tertemiz şeyleri helâl; (ama) murdar (pis) şeyleri ise haram kılıp (öğütler) ve onların ağır yüklerini (ibadet ve günahlara kefaret kasıtlı zor hükümlerini ve), üzerlerindeki zincirleri (hayatı güdükleştiren yasak çemberini) indirip hafifletir. İşte Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edip (işini kolaylaştıranlar) ve Onunla birlikte indirilen nura (Kur’an’a ve Sünnet-i Resulüllah’a) tâbi olanlar, elbette kurtuluşa erenler bunlardır. [Not: Bu Ayet-i Kerime, Tevrat ve İncil ehli olan Yahudi ve Hristiyanların, son Elçi Hz. Muhammed Aleyhisselam’a iman ve itaat etmeden felaha kavuşamayacaklarını vurgulamaktadır.]

  • 7:158 A'raf: 158

    قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعًاۨ الَّذٖي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيٖ وَيُمٖيتُۖ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذٖي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

    (Ey Resulüm!) De ki: "Ey insanlar! Ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir Elçisi (Peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. (Yaratan, yaşatan ve canını alıp ahirete çıkaran O’dur.) Öyleyse Allah'a ve (O’nun özel eğitip öğrettiği) ümmi peygamber olan Elçisine iman edin (ve teslim olun). O da (Hz. Peygamber de sadece) Allah'a ve O'nun kelimelerine (hüküm ve haberlerine) inanmaktadır. O’na (hakkıyla) tâbi olun ki hidayete ermiş olasınız.”

  • 7:159 A'raf: 159

    وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهٖ يَعْدِلُونَ

    Musa’nın kavminden, Hakk ile hidayete eren, (İslam ve istikamet yoluna girip insanları) hayra yönlendiren ve onunla (Allah’ın kitabıyla) adalet eden (halkı hidayet ve adaletle yöneten) bir topluluk ve teşkilat da vardı.

  • 7:160 A'raf: 160

    وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًاۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

    Biz onları (İsrailoğullarını) ayrı ayrı oymaklar (kabile ve torunlar) halinde on iki topluluk (ümmet-aşiret) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden (ihtiyaç duydukları) su(yu) istediğinde ise Musa'ya: "Asan'la taşa vur!" diye vahyedip (uyardık). Ondan hemen on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan topluluğu kendi su içecekleri yeri (çeşmeyi) öğrenmiş durumdaydı. (Ayrıca İsrailoğullarının) Üzerlerine bulutla gölge çekip (aşırı sıcaktan rahatlattık) ve onlara (gökten her gün iki öğün) kudret helvası ile (hazır pişmiş) bıldırcın (kızartması) indirip (hayatlarını kolaylaştırdık. Sonra da onlara:) "Size rızık olarak verdiklerimizin (helâl ve) temiz olanlarından yiyin (sakın nankörlük etmeyin” diye hatırlattık. Ama yine de itiraz ve isyan etmekle) Onlar Bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı.

  • 7:161 A'raf: 161

    وَاِذْ قٖيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطٖٓيـَٔاتِكُمْۜ سَنَزٖيدُ الْمُحْسِنٖينَ

    (Hatta) O vakit onlara: "Şu şehirde yerleşip oturun, ondan istediğiniz yerden (helâl ve meşru şekilde kazanıp) yiyin, (ve sadece; Rabbimiz Senden) 'dileğimiz bağışlanmadır (günahlarımızın affıdır’ diye dua edin) ve kapısından (şükür) secde(si) ederek (hürmetle eğilerek) girin, ki (Biz de) hatalarınızı bağışlayalım. Biz iyilik yapanların (ve muhsin kulların sevaplarını) artıracağız" denildiğinde (bu teklifi bile kötüye kullanmışlardı).

  • 7:162 A'raf: 162

    فَبَدَّلَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذٖي قٖيلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ۟

    Onlardan zulmeden (birtakım hain kimseler, bu) sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle değiştirdiler. (Bazen de ayetlerin lafzını değil, anlamını dejenere edip, kâfirlerin ve iblisin hoşuna gittiler.) Biz de bunun üzerine zulmetmeleri dolayısıyla gökten 'iğrenç bir azap' indirip (kahrımızla yakaladık).

  • 10:75 Yunus: 75

    ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهٖ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمٖينَ

    Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen yakın adamlarına Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar kibirlenip büyüklendiler. (Zaten) Onlar suçlu-günahkâr (facir ve zalim) bir kavimdi.

  • 10:76 Yunus: 76

    فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُبٖينٌ

    Nitekim onlara katımızdan Hakk geldiği zaman: “Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür” demişlerdi.

  • 10:77 Yunus: 77

    قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ

    Musa (onlara): "Size Hakk geldiğinde (hep böyle) mi söylersiniz? Bu (benim tebliğim ve mucizelerim) bir büyü müdür? (Hiç akıl erdirmez misiniz?) Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler" deyip (uyarıvermişti.)

  • 10:78 Yunus: 78

    قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنٖينَ

    (Onlar ise Hz. Musa ve Harun’a:) “Siz bizi, babalarımızı-atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden (mevcut sistemden) çeviresiniz de, bu memlekette (kuracağınız yeni düzenle) büyüklük (ve üstünlük) siz ikinize kalsın diye mi bize geldiniz? Biz sizin ikinize de inanacak (getirdiğiniz dine ve düzene uyacak) değiliz” demiş (zulüm ve zillet üzerinde inat etmiş)lerdi.

  • 10:79 Yunus: 79

    وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونٖي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلٖيمٍ

    Firavun ise (yakın ve yetkili çevresine): "Bütün bilgin (ve seçkin) büyücüleri (toplayıp) bana getirin" diye (emretti).

  • 10:80 Yunus: 80

    فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

    Büyücüler (gösteri alanına) geldiğinde Musa onlara: "Atacağınız şeyleri atın (marifetinizi kanıtlayın)" dedi.

  • 10:81 Yunus: 81

    فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدٖينَ

    Onlar (sihirlerini ortaya) atınca, Musa dedi ki: "Sizlerin (meydana) getirdikleriniz (sadece göz boyama) büyüdür, sihirdir. Doğrusu Allah, onu geçersiz kılacak (oyunlarınızı bozacak)tır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmeyecek (ve başarıya erdirmeyecektir)."

  • 10:82 Yunus: 82

    وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟

    (O) Allah (ki), mücrim olanlar (utanmaz günahkârlar) istemese (çirkin ve gereksiz görse) de, Hakkı (Hakk olarak) Kendi kelimeleriyle (adalet düzenini zuhur ettirip) gerçekleştirecektir.

  • 10:83 Yunus: 83

    فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِهٖ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفٖينَ

    Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (bazı gençlerinden) başka iman eden olmadı. Firavun’un ve önde gelen adamlarının kendilerini belalara (fitnelere) uğratmaları korkusuyla (insanlar onun çağrısına yanaşmadı). Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorbaydı ve o gerçekten (azgınlaşıp) ölçüyü taşıranlardandı.

  • 10:84 Yunus: 84

    وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِمٖينَ

    Musa (kendisine tâbi olanlara): "Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman edip Müslüman olmuşsanız, artık yalnızca O'na tevekkül edin. (Mademki her şey O'nun elinde ve emrindedir, öyleyse sadece O'na güvenin ve teslimiyet gösterin)" demiş (ve uyarmıştı).

  • 10:85 Yunus: 85

    فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖينَۙ

    (Onlar da) Dediler ki: “Biz Allah'a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden kavim için bir fitne (aleti) kılma, (zalimlerin baskısı ve haklarımızdan mahrum bırakması sebebiyle iman yolumuzdan ayırma!)”

  • 10:86 Yunus: 86

    وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ

    “Ve bizi kâfirler topluluğunun (hile ve hakaretlerinden) rahmetinle kurtar!”

  • 10:87 Yunus: 87

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخٖيهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ

    (Bunun üzerine) Biz de Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: “Mısır'da kavminiz için (kâfirlerin semtinden ayrı yerlerde) evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. (Ayrıca) Mü'minleri de (zafer ve galibiyetle) müjdele(yip çeşitli saldırı ve sıkıntılara karşı hazırlayın ki, Allah’ın inayeti ve nusreti onlarladır).”

  • 10:88 Yunus: 88

    وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ زٖينَةً وَاَمْوَالًا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبٖيلِكَۚ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلٖيمَ

    Musa dedi ki: “Ey Rabbimiz! Hakikaten Sen, Firavun ve yakın çevresine, dünya hayatında çok çekici gelen (bir imkân, iktidar ve ihtişam) gibi ziynetler, mal (ve servetler) verdin. Rabbimiz (onlar bu nimetleri, halkı) Senin yolundan saptırmak için (kullanmaya girişti!) Ey Rabbimiz! Bunların servetlerini (mali ve ekonomik dengelerini) çökert ve batır... Onların kalplerini de (çeşitli) şiddet (ve dehşetle) sıkıştır. (Çünkü) Onlar (bu) acı azabı (ekonomik ve psikolojik bunalımı) görünceye kadar imana (ve İslam’a) yanaşmayacaklardır.”

  • 10:89 Yunus: 89

    قَالَ قَدْ اُجٖيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقٖيمَا وَلَا تَتَّبِعَٓانِّ سَبٖيلَ الَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ

    (Allah da Musa’ya) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin (hak ve hukuk bilmezlerin) yoluna uymayın."

  • 10:90 Yunus: 90

    وَجَاوَزْنَا بِبَنٖٓي إِسْرَٓاءٖيلَ الْبَحْرَ فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًاۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَدْرَكَهُ الْغَرَقُۙ قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذٖٓي اٰمَنَتْ بِهٖ بَنُٓوا اِسْرَٓاءٖيلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِمٖينَ

    (Ardından) Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri ise azgınlıkla ve düşmanlıkla (hemen) peşlerine düştü. (Derken sular) Onu boğacak düzeye erişince (Firavun çaresizce): “İsrailoğullarının kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım” demeye (başladı).

  • 10:91 Yunus: 91

    آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدٖينَ

    (Aklın başına) Şimdi (geldi), öyle mi? Oysa sen önceleri (inkâr ve) isyan edip başkaldırmıştın ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

  • 10:92 Yunus: 92

    فَالْيَوْمَ نُنَجّٖيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اٰيَةًۜ وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اٰيَاتِنَا لَغَافِلُونَ۟

    Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için senin bedenini (denizin dibine batmaktan) kurtaracağız (asırlar sonrasında herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanların çoğu, Bizim ayetlerimizden (Kur’an’daki hikmetlerden ve kâinattaki harika sanat eserlerimizden maalesef gafildirler ve) habersizdirler. (Evet, bir mucize olarak bu ayet aynen gerçekleşmiştir; asırlar sonra bulunan Firavun’un mumyasız cesedi hâlâ İngiltere’de Londra British Museum özel bölümde sergilenmektedir.)

  • 10:93 Yunus: 93

    وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ مُبَوَّاَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۚ فَمَا اخْتَلَفُوا حَتّٰى جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُۜ اِنَّ رَبَّكَ يَقْضٖي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فٖيمَا كَانُوا فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ

    Andolsun (ardından) Biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık(lar) verdik. Kendilerine ilim gelinceye (kitap ve peygamber gönderilinceye) kadar ihtilafa-anlaşmazlığa düşmemişler, (bâtıl ve bozuk hayat sistemi üzerinde uyuşagelmişlerdi.) Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hükmünü verecektir.

  • 11:96 Hud: 96

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبٖينٍۙ

    Muhakkak, Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille (güçlü mucizelerle) gönderdik.

  • 11:110 Hud: 110

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فٖيهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَفٖي شَكٍّ مِنْهُ مُرٖيبٍ

    Gerçekten Biz, Musa'ya kitabı verdik, (ama Yahudiler) onun hakkında anlaşmazlığa (ihtilafa) düşüp (yanlış yorumlara ve yozlaştırmalara başlamıştı.) Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (va’ad edilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş (ve cezaları kesilmiş) olacaktı. Gerçekten onlar (münafıklar ve kalbi marazlılar) bundan (Kur'an'dan) yana da kuşku verici bir tereddüt içindedirler.

  • 14:5 İbrahim: 5

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

    Andolsun Musa'yı: "Kavmini karanlıklardan nura (inkâr zindanından, iman huzuruna) çıkar ve onlara Allah'ın günlerini (Ruhlar Âlemindeki dönemleri; kutsal vakitleri ve azap va’adlerini) hatırlat" diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için gerçekten ibretler, (ayetler) vardır (diye bildirmiştik).

  • 14:6 İbrahim: 6

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَفٖي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖيمٌ۟

    (Hani) Bir zaman (Hz.) Musa da kavmine şöyle demişti: "Allah'ın üzerinizdeki nimet(ler)ini hatırlayın; ki bir vakit O sizi Firavun ailesinden (ve zorba sülalesinden) kurtarmıştı; öyle ki onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir bela (imtihan) vardı. (Böylece sabrınız ve sadakatiniz denenmekteydi.)”

  • 14:7 İbrahim: 7

    وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابٖي لَشَدٖيدٌ

    Ve yine bir vakit Rabbiniz şöyle ilan edip duyurmuştu ve buyurmuştu: “Andolsun eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetlerimi) artırıveririm ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz Benim azabım pek şiddetlidir.”

  • 14:8 İbrahim: 8

    وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمٖيعًاۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَمٖيدٌ

    (Buna dayanarak) Musa demişti ki: "Siz ve yeryüzündekilerin hepsi eğer inkâr ve nankörlük edecek olsanız bile (Allah’a zerre zarar erişmeyecektir), şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmeye ve hamdedilmeye layık olan HAMÎD'dir."

  • 17:2 İsrâ: 2

    وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونٖي وَكٖيلًاۜ

    Biz Musa'ya da kitap verip (aydınlatmıştık) ve (insanlara: Rabbiniz olan) "Benden başka vekil edinmeyin!" (buyruğumu ulaştırmak veya peygamberiniz olarak Benden başkasına güvenip itaat etmeyin) diye (uyarmak üzere), onu (Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı) İsrailoğullarına hidayet rehberi kılmıştık.

  • 17:101 İsrâ: 101

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّٖي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا

    Andolsun, Biz Musa'ya apaçık dokuz (çeşit) ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; (Hz. Musa İlahi emirler ve mucizelerle) onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş (boş hayal ve kuruntulara sürüklenmiş) sanıyorum" diyerek (reddetmişti).

  • 17:102 İsrâ: 102

    قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّٖي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا

    O da: "Andolsun, bunları basiretle görülecek (ve iman edilecek) belgeler olarak, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini (ey Firavun) sen de (anlayıp) bilmektesin. (Ama dünya hırsıyla ve makam hatırına inat ve inkâr etmektesin.) Gerçekten ben de senin (zulüm iktidarı ve saltanatının) yıkılıp-harap olacağı kanaatindeyim" demişti.

  • 17:103 İsrâ: 103

    فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَمٖيعًاۙ

    (Firavun) Bunun üzerine onları (Hz. Musa’yı ve İsrailoğullarını) o yerden sürüp (çıkarmak), sarsıntıya ve rahatsızlığa uğratmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte suda boğuverdik.

  • 17:104 İsrâ: 104

    وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِهٖ لِبَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفٖيفًاۜ

    Ve onun ardından İsrailoğullarına (şunları) söyledik: "Haydi, (şimdilik) bu arz'a (yeryüzünün farklı coğrafyalarına) yerleşin (Hakk dinin gereklerini ve insani görevlerinizi yerine getirin. Çünkü) ahiret va’adi geldiği vakit ise hepinizi derleyip-toplayıp bir araya getireceğiz!" [Not: Bu Ayet-i Kerime binlerce yıl sonra, yeryüzündeki dağınık Yahudilerin Filistin’e gelip İsrail’i kuracaklarına ama şımarıp-azgınlaşıp helak olacaklarına açıkça işaret eden bir mucizedir.]

  • 18:60 Kehf: 60

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَٓا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُبًا

    Hani, bir vakitler (Hz.) Musa (hizmetindeki) genç adamına (ki isminin Yuşa bin Nun olduğu rivayet edilir.) demişti ki: “(İlmi Ledün sahibi, kader ve hikmet ilmine vakıf Hz. Hızır’ı buluncaya kadar) Hiç durmayıp, ta iki denizin birleştiği (şeriat ve hakikat ilminin kendisine verildiği, müspet ilimlerle manevi ilimlerin birlikte öğretildiği Zat’a da işaret olunabilir) yere ulaşacağım veya bu yolda uzun bir zaman yürüyüp (onu arayıp bulmaya çalışacağım)!”

  • 18:61 Kehf: 61

    فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبٖيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا

    Derken (yola çıkıp yürüdüler ve) iki denizin birleşip buluşma kavşağına vardıklarında (pişirmek üzere tuttukları balığı kokmasın diye, bir su birikintisine bıraktılar). Ancak bu balığı orada unuttular ve balık (sıyrılıp bir iz bırakarak) denizde yolunu tutup (kaçmıştı).

  • 18:62 Kehf: 62

    فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَقٖينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا

    Vaktâki (varmaları gereken yere gelip) geçtiklerinde (Musa) genç yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize ki (karnımızı doyuralım), andolsun bu yaptığımız yolculuktan gerçekten yorulduk (ve iyice acıktık)."

  • 18:63 Kehf: 63

    قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّٖي نَسٖيتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَانٖيهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَبٖيلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَبًا

    (Asistanı) Dedi ki: “(Eyvah!) Gördün mü? (Dinlenmek ve yağmurdan korunmak üzere) Kayaya sığındığımız vakit, ben balığı (koyduğumuz yerde) unutmuşum. Onu hatırlamamı (veya sana söylememi) gerçekten şeytan bana unutturdu. (Ve bu arada balık) Şaşılacak biçimde denizde yolunu bulup sıvışmıştı.”

  • 18:64 Kehf: 64

    قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًاۙ

    (Bu itirafı duyan Hz. Musa) Dedi ki: “Tamam, işte (zaten) aradığımız da buydu!” (Çünkü ulaşmaya çalıştıkları Zat’ı, balığın denize kaçtığı yerde bulacakları kendilerine vahyolunmuştu.) Bunun üzerine (kendi) izlerini takip ederek tekrar (dinlendikleri ve balığı unutuverdikleri) yere geri dönüp (araştırmaya başlamışlardı).

  • 18:65 Kehf: 65

    فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا

    (Derken orada) Kullarımızdan bir (seçkin ve erişkin) kul buldular ki, Biz ona katımızdan (üstün bir) rahmet (nimet ve fazilet) vermiştik ve Kendi tarafımızdan (çok özel) bir ilim (gayb ve kader bilgisi: İlmi Ledün) öğretmiştik. (Hadis-i Şeriflerde bu Zat’ın Hz. Hızır olduğu anlatılmaktadır.)

  • 18:66 Kehf: 66

    قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا

    (Hz.) Musa, ona (Hızır’a): “Sana öğretilen ilimden; rüşdüme kavuşmam (ve tam olgunlaşıp gerçeğe ulaşmam) için, bana da öğretmek üzere, size tâbi (ve talebe) olabilir miyim?” diye (sormuşlardı).

  • 18:67 Kehf: 67

    قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطٖيعَ مَعِيَ صَبْرًا

    O (Zat, Hızır AS) ise: “Doğrusu, sen benimle birlikte kalmaya ve (yaptıklarıma katlanmaya) asla sabredip dayanamazsın!”

  • 18:68 Kehf: 68

    وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِهٖ خُبْرًا

    “(Bu halini de pek yadırgamam ve kınamam) Çünkü iç yüzünü bilmediğin (hikmet ve hakikati öğretilmediğin) bir şeye, nasıl sabredip dayanacaksın?” diye (hatırlatmıştı).

  • 18:69 Kehf: 69

    قَالَ سَتَجِدُنٖٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَٓا اَعْصٖي لَكَ اَمْرًا

    (Hz. Musa cevaben:) “İnşaallah beni sabredici (bir öğrenci) olarak bulursun ve hiçbir konuda senin emrine ve işine karşı gelmeyeceğime (söz veriyorum)” diyerek (ricasını tekrarlamıştı).

  • 18:70 Kehf: 70

    قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَنٖي فَلَا تَسْـَٔلْنٖي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا۟

    (Bunun üzerine Hızır da:) “Eğer sen bana tâbi (ve talebe) olacaksan, (o halde) hatta ki ben herhangi bir konuda açıklama yapmadıkça, sen bana hiçbir şey sormayacaksın (ve karşı çıkmayacaksın)” diye (uyarmıştı).

  • 18:71 Kehf: 71

    فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّفٖينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا

    Böylece (anlaşınca) kalkıp birlikte yürüyüp gittiler. Nihayet (bir nehir, boğaz veya denizden karşıya geçmek üzere ve kendilerini parasız aldıkları halde) gemiye bindikleri vakit (Hz. Hızır) gemiyi (bir tarafından) delip hasar bıraktı. (Bunu gören ve sabredemeyen Hz. Musa: “Ne kötü ve tehlikeli) Hayret verici bir iş yaptın. İçindekileri batırıp boğmak için mi gemiyi yaralayıp delik açtın?!” diye (itiraza kalkıştı.)

  • 18:72 Kehf: 72

    قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطٖيعَ مَعِيَ صَبْرًا

    (Hz. Hızır:) “Sen benimle olmaya asla sabredip dayanamazsın, dememiş miydim?” diye (ikazını tekrarlamıştı).

  • 18:73 Kehf: 73

    قَالَ لَا تُؤَاخِذْنٖي بِمَا نَسٖيتُ وَلَا تُرْهِقْنٖي مِنْ اَمْرٖي عُسْرًا

    (Hz. Musa:) “Beni, unutarak (bozduğum bir ahdimden) dolayı kınama ve sana (talebe olup bazı gaybi gerçekleri ve hikmet bilgilerini öğrenmem) konusunda (lütfen) güçlük çıkarma!” diyerek (özür beyanında bulunmuşlardı.)

  • 18:74 Kehf: 74

    فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا

    Yine yürüyüp (hikmet ve ibret) yolculuğuna devam ettiler. Derken (arkadaşlarıyla oynayan) bir erkek çocuğuna rast geldiler. O vakit, (Hz. Hızır) o çocuğu (kenara çekip) öldürüverdi. (Bu sefer yine dayanamayan Hz. Musa: “İşlediği cinayetten dolayı) Bir cana karşılık olmadan (ve hiçbir suçu ve sorumluluğu bulunmadan, böyle masum bir çocuğu) öldürdün ha!.. (Hayıf ve hayret!) Gerçekten, çok çirkin (ve cezası çetin) bir iş yaptın!” diye (kızgınlıkla karşılamıştı).

  • 18:75 Kehf: 75

    قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطٖيعَ مَعِيَ صَبْرًا

    (Hz. Hızır:) “Eh, ben sana; doğrusu sen benimle (birlikteliğe) sabredemezsin demedim mi?” diye (yeniden uyardı).

  • 18:76 Kehf: 76

    قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنٖيۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّٖي عُذْرًا

    (Hz. Musa: “Ne olur bağışla ve beni bırakma) Eğer bundan sonra bir daha (işine karışır ve) sana (itiraz yollu) bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlığını (sohbet ve irtibatını) kes… Çünkü o takdirde, beni (sahabelik ve talebelikten) azletmeye geçerli bir mazeretin olacak” diye (son bir fırsat talebinde bulunmuşlardı).

  • 18:77 Kehf: 77

    فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فٖيهَا جِدَارًا يُرٖيدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا

    (Ardından) Tekrar yola koyulup yürüdüler. Derken bir belde halkına uğrayıp, onlardan yiyecek istediler. Ama onlar, kendilerini misafir etmekten çekindiler. (Oradan ayrılırken yol üstünde) Yıkılmak üzere olan harabe bir duvara rast geldiler, (Hz. Hızır hemen işe koyulup o duvarı tamir etti ve) düzeltti. (Hz. Musa ise:) “Eğer isteseydin, bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin! (Bizi misafir etmekten çekinen böylesine cimri bir topluma bu iyiliğin ne gereği vardı?” diye sormuşlardı.)

  • 18:78 Kehf: 78

    قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْنٖي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْوٖيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا

    (Bunun üzerine Hz. Hızır:) “İşte bu (son itirazın) artık ikimizin arasının açılmasının ve ayrılmamızın (sebebidir). Ama şimdi sana, (o itiraz ve isyan ettiğin ve) sabretmeye tahammül edemediğin şeylerin te’vilini (iç yüzünü, kader ve gayb hikmetini) haber vereyim” buyurmuşlardı.

  • 18:79 Kehf: 79

    اَمَّا السَّفٖينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكٖينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَعٖيبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفٖينَةٍ غَصْبًا

    “O (deldiğim ve hafif hasar verdiğim) gemi var ya; denizde çalışan bazı yoksulların (geçim kaynağı) idi. Ben onu (kasıtlı olarak) yaralayıp deldim. Çünkü onların ötesinde (peşlerinde), her sağlam gemiyi zorla gasp eden bir hükümdar (fırsat beklemekteydi. Küçük bir zarar verdim ki, bu gemiye tenezzül etmesin. Onun yoksul olan sahipleri de, kolayca tamir edip işlerine devam etsin.)”

  • 18:80 Kehf: 80

    وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشٖينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ

    “(O öldürdüğüm) Oğlan çocuğuna gelince: Anne ve babası mü’min (ve hayırlı) kimselerdi. Bu çocuğun ileride bunları azdırması ve küfre kaydırması (yolundaki İlahi ikaz ve işaretle) duyduğum haşyet ve endişe (üzerine, manevi emirle onu öldürüverdik.)”

  • 18:81 Kehf: 81

    فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا

    “Ve böylece: Rablerinin bunun (oğlan çocuğunun) yerine, onlara (ahlâki ve akli) temizlik (ve seçkinlik)te daha hayırlısını, merhamet ve şefkate daha yakın (İslamiyet’e ve insaniyete daha yatkın) olanını vermesini diledik.” (Zaten küçük yaşta öldürülen çocuk da, cehennemden kurtulup cennete gidecektir.)

  • 18:82 Kehf: 82

    وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتٖيمَيْنِ فِي الْمَدٖينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرٖيۜ ذٰلِكَ تَأْوٖيلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۜ۟

    “(O ücretsiz tamir ettiğimiz) Duvara gelince: (Burası,) O kasabadaki iki yetim oğlanın (malıy)dı. (O duvarın) Altında, onlara ait olan (kendilerine miras ve emanet bırakılan) bir define-hazine vardı. Babaları da salih (bir insandı). İşte bu yüzden, Rabbin diledi ki, o çocuklar rüşdlerine erişinceye ve kendi hakları olan hazineye sahiplik edinceye kadar (bu duvar yıkılmasın ve hazine başkalarınca kapışılmasındı). Bu, Rabbinden bir rahmet (inayet ve hikmet sebebi ve sonucu) idi… Ben bunların hiçbirini kendiliğimden (nefsi heves ve hedefimle, şahsi işim ve irademle) yapmış değilim. İşte senin sabretmeye takat getiremediğin bu işlerin te’vili (gerçek nedeni, hikmet ve hakikati ve kader bilgisi) bu idi” demişti. [Not: Bu kıssada, Hz. Musa şeriat ve adalet ölçülerini takip etmekte, Hz. Hızır ise İlahi Kader ve Hikmet Gizemini temsil ve tebliğ etmekteydi. Yani Mevlâ’mız bizlere Hz. Musa ile Hz. Hızır hadisesiyle bazı musibet ve felaketler sürecinde zahiri hükümlerle amel etmeyi, ama gizli kader hikmetiyle düşünüp değerlendirmeyi öğretmekteydi.]

  • 19:51 Meryem: 51

    وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا

    (Ey Resulüm, bu) Kitap'ta Musa'yı da (hayırla) zikret (üstün ahlâkını ve cihadını ümmetine bildir). Çünkü o, doğrusu ihlasa erdirilmiş ve (seçilip) gönderilmiş (resul) bir peygamber olmaktaydı.

  • 20:9 Taha: 9

    وَهَلْ اَتٰيكَ حَدٖيثُ مُوسٰىۢ

    (Ey Resulüm!) Sana Musa'nın haberi geldi mi? (İşte orada bildirdiğimiz gibi:)

  • 20:10 Taha: 10

    اِذْ رَاٰ نَارًا فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّٖٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّٖٓي اٰتٖيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى

    Hani (Musa Tûr Dağı’nın eteklerinde) bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: “Siz burada durun (ve bekleyin, ben karşıda) gerçekten bir ateş gördüm; umulur ki size ondan (yemek pişirici ve ihtiyaç giderici) bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici (bize yardım edici birilerini) bulurum” (diye sevinmişti).

  • 20:11 Taha: 11

    فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى

    Nitekim ona (ateşin yanına) gidince, kendisine "Ey Musa!" diye nida edildi;

  • 20:12 Taha: 12

    اِنّٖٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ

    “Gerçekten Ben, (evet) Ben senin Rabbinim! Nalınlarını (pabuçlarını) çıkar (ve nefsi-dünyevi bağımlılıklarını bırak da öyle gel); çünkü sen, (şu anda) kutsal olan Tuva vadisindesin!” (şeklinde seslenildi.)

  • 20:13 Taha: 13

    وَاَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحٰى

    “Ben seni (peygamber olarak) seçmiş bulunuyorum; bundan böyle sana vahyolunacakları dinle (öğren, tebliğ ve tatbik et ki vazifen ağırdır.)”

  • 20:14 Taha: 14

    اِنَّنٖٓي اَنَا اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدْنٖيۙ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْرٖي

    “Gerçekten Ben, (evet) Ben Allah'ım! Benden başka ilah yoktur; şu halde artık (yalnız) Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.” (Çünkü namaz Allah’la irtibat aracıdır ve mü’minin mi’racıdır.)

  • 20:15 Taha: 15

    اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْفٖيهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى

    (Ey Nebim!) “Şüphesiz kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (haberini) neredeyse gizli iken (açığa çıkaracağım ve zaten herkes peşinden koştuğu şey ne ise sonunda ona ulaşacaktır.)”

  • 20:16 Taha: 16

    فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى

    "Öyleyse, ona (kıyamet ve ahiret uyarısına) inanmayıp kendi hevâsına uyan (kimseler ve kesimler), sakın seni de ondan (ahiret inancından ve hazırlığından) alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın."

  • 20:17 Taha: 17

    وَمَا تِلْكَ بِيَمٖينِكَ يَا مُوسٰى

    (Rabbimiz ona: Şu) "Sağ elindeki nedir ey Musa?" (diye sual etmişti.)

  • 20:18 Taha: 18

    قَالَ هِيَ عَصَايَۚ اَتَوَكَّؤُ۬ا عَلَيْهَا وَاَهُشُّ بِهَا عَلٰى غَنَمٖي وَلِيَ فٖيهَا مَاٰرِبُ اُخْرٰى

    (Musa ise:) "O benim asamdır; (yürürken) ona dayanmaktayım, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekte (kullanmaktayım), onda benim için daha başka yararlar da vardır" demişti.

  • 20:19 Taha: 19

    قَالَ اَلْقِهَا يَا مُوسٰى

    (Allah) Buyurup: "Onu (elindeki asanı bırak ve yere) at, ey Musa" (diye vahyetmişti).

  • 20:20 Taha: 20

    فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى

    Böylece onu (yere) atınca; (bir de ne görsün,) o (asa) hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermişti).

  • 20:21 Taha: 21

    قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ۠ سَنُعٖيدُهَا سٖيرَتَهَا الْاُولٰى

    (Rabbimiz buyurup) Dedi ki: "Onu (tekrar eline) al ve korkma, şimdi Biz onu (tekrar) ilk önceki durumuna çevireceğiz."

  • 20:22 Taha: 22

    وَاضْمُمْ يَدَكَ اِلٰى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ اٰيَةً اُخْرٰىۙ

    (Ayrıca) "Elini koltuğuna sok, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın ve (sakın ürküp, bu durumu) bir kötülük=hastalık (sanmayasın).”

  • 20:23 Taha: 23

    لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ

    "Öyle ki, sana büyük mucizelerimizden (birini daha) göstermiş olalım."

  • 20:24 Taha: 24

    اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى۟

    (Şimdi) “Firavun’a git (onu imana ve insafa davet et); çünkü kesinlikle o iyice azdı.”

  • 20:25 Taha: 25

    قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لٖي صَدْرٖيۙ

    (Hz. Musa:) “Rabbim, benim göğsümü aç (gönlüme genişlik ve ferahlık ulaştır).”

  • 20:26 Taha: 26

    وَيَسِّرْ لٖٓي اَمْرٖيۙ

    “(Risalet) İşimi bana kolaylaştır.”

  • 20:27 Taha: 27

    وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانٖيۙ

    “Dilimin bağını çöz (konuşma kabiliyetimi ve ifade yeteneğimi artır).”

  • 20:28 Taha: 28

    يَفْقَهُوا قَوْلٖيۖ

    “Ki (insanlar) söyleyeceklerimi iyice anlayıp kavrasınlar.”

  • 20:29 Taha: 29

    وَاجْعَلْ لٖي وَزٖيرًا مِنْ اَهْلٖيۙ

    “Ailemden de bana bir vezir-yardımcı kıl.”

  • 20:30 Taha: 30

    هٰرُونَ اَخٖيۚ

    “Kardeşim Harun’u” (ki bana katılsın).

  • 20:31 Taha: 31

    اُشْدُدْ بِهٖٓ اَزْرٖيۙ

    “Onunla arkamı kuvvetlendirip (bana destek çık).”

  • 20:32 Taha: 32

    وَاَشْرِكْهُ فٖٓي اَمْرٖيۙ

    “Onu (peygamberlik) işimde (bana) ortak kıl (ki görevim kolaylaşsın).”

  • 20:33 Taha: 33

    كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثٖيرًاۙ

    “Böylece Seni (birlikte) çokça tesbih edelim.” (Dinini tebliğ edip şanını yüceltelim.)

  • 20:34 Taha: 34

    وَنَذْكُرَكَ كَثٖيرًاۜ

    “Ve Seni çokça zikredelim, (emrini ve hükümlerini yerine getirip şükredelim.)”

  • 20:35 Taha: 35

    اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصٖيرًا

    “Şüphesiz Sen bizi (her an) görmektesin.”

  • 20:36 Taha: 36

    قَالَ قَدْ اُو۫تٖيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى

    (Allah) Dedi ki: "Ey Musa, istediğin sana verilmiş (dileğin yerine getirilmiş)tir."

  • 20:37 Taha: 37

    وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً اُخْرٰىۙ

    "Andolsun, Biz sana (daha önce) bir defa daha lütufta bulunmuş idik."

  • 20:38 Taha: 38

    اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ

    (Ey Musa!) “Hani o zaman, annene (seni kurtarması için yapması gereken şeyi) vahyedileni (Biz) vahyetmiştik.” (Ona şöyle ilham ve ikaz etmiştik:)

  • 20:39 Taha: 39

    اَنِ اقْذِفٖيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفٖيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لٖي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّٖيۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْنٖيۢ

    “Onu (çocuğunu öldürülmekten korumak üzere bir) sandığın içine koyup suya bırak, böylece su onu sahile atsın ki; onu Benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacak (ve kendisine sahip çıkacak)tır. (Ey Musa, böylece zahiren Firavun’un himayesinde, ama gerçekte Benim nezaretimde) Gözümün önünde yetiştirilmen için, Kendimden senin üzerine bir sevgi yöneltip yerleştirdim.”

  • 20:40 Taha: 40

    اِذْ تَمْشٖٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا۠ فَلَبِثْتَ سِنٖينَ فٖٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى

    “Hani kız kardeşin gezinip (suya salınan sandığı takip edip Firavun Sarayı’na giderek); ‘Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?’ demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirivermiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın. (Ve yine istemeden) Sen bir insan öldürmüştün de, Biz seni (tutuklanmaktan ve) tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir imtihandan geçirip-denemiştik.' Ey Musa, (ayrıca gittiğin) Medyen halkı arasında da yıllarca (Benim inayet ve himayemle) kalmıştın, sonra (ezelde tespit edilen) bir kader üzerine (tekrar buraya) gelmiştin.”

  • 20:41 Taha: 41

    وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسٖيۚ

    "(Şimdi de) Seni Kendim için seçtim (yetiştirdim ve peygamberlikle şereflendirdim)."

  • 20:42 Taha: 42

    اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَاتٖي وَلَا تَنِيَا فٖي ذِكْرٖيۚ

    "Sen ve kardeşin (Harun) ayetlerimle (Tevrat hükümleriyle ve mucizelerimle) gidin ve Beni zikretmede (emirlerimi tebliğ etmede ve Firavun güçlerine karşı Bana güvenmede) gevşeklik göstermeyin."

  • 20:43 Taha: 43

    اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ

    "(Artık) İkiniz (birlikte) Firavun'a gidin (gerçekleri bildirin), çünkü o iyice azmış vaziyettedir."

  • 20:44 Taha: 44

    فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى

    (Her şeye rağmen) "Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alıp-düşünür veya içi titreyip korkar (siz görevinizi yerine getirin ve sorumluluğu ona yükleyin)."

  • 20:45 Taha: 45

    قَالَا رَبَّنَٓا اِنَّنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى

    Dediler ki: “Rabbimiz, gerçekten onun (Firavun’un) bize karşı 'taşkın bir tutum takınmasından' ya da 'azgın davranmasından' korkuyoruz.”

  • 20:46 Taha: 46

    قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّنٖي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى

    Allah buyurdu ki: "Siz ikiniz (sakın) korkmayın, çünkü Ben sizinle beraberim; (her şeyi ve her halinizi, her an) işitiyorum ve görüyorum."

  • 20:47 Taha: 47

    فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى

    Haydi ona gidin de: "Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azap ve eziyet etme… Biz kesinlikle sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tâbi olanların üzerine olsun" deyiverin.

  • 20:48 Taha: 48

    اِنَّا قَدْ اُوحِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى

    (Ayrıca Firavun’a:) "Hakikaten bize vahyolundu ki; kesinlikle azap, (peygamberi ve davetini) yalanlayanların ve (İslam’dan) yüz çevirip (buyruklarına karşı çıkanların) üstünedir" (gerçeğini iletin).

  • 20:49 Taha: 49

    قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى

    (Ona gidip aynı şeyleri tekrarladıklarında ise Firavun onlara:) "Siz ikinizin Rabbi de kimmiş ey Musa?" demişti.

  • 20:50 Taha: 50

    قَالَ رَبُّنَا الَّذٖٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى

    (O da:) “Bizim Rabbimiz her şeye yaratılışını (varlığının icabını, fıtrat kanunlarını ve yaşam koşullarını) veren ve sonra hidayet (hayır ve hizmet) yolunu Gösterendir” yanıtını vermişti.

  • 20:51 Taha: 51

    قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُولٰى

    (Firavun dedi ki:) “Peki ya geçmiş çağlardakilerin ve ülkelerin durumu ne haldedir?” (Onlara nasıl muamele edilecektir?)

  • 20:52 Taha: 52

    قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّٖي فٖي كِتَابٍۚ لَا يَضِلُّ رَبّٖي وَلَا يَنْسٰىۘ

    (Musa:) “Onların bilgisi Rabbimin yanındaki bir kitaptadır. (Bütün hayatları, sevapları ve günahları kayıtlıdır.) Rabbim asla şaşmaz ve unutmaz” demişti.

  • 20:53 Taha: 53

    اَلَّذٖي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فٖيهَا سُبُلًا وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۜ فَاَخْرَجْنَا بِهٖٓ اَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى

    “Ki (Rabbim), yeryüzünü (hızla döndüğü halde sarsılmayasınız diye, adeta) sizin için bir beşik haline getirdi, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardı (ve istifadeniz için yayıverdi).”

  • 20:54 Taha: 54

    كُلُوا وَارْعَوْا اَنْعَامَكُمْۜ اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟

    (Ki yeryüzünde bitirdiğimiz ekin ve meyvelerden) Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda (çirkinlik ve kötülükten nehyeden) vicdan ve sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır.

  • 20:55 Taha: 55

    مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفٖيهَا نُعٖيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً اُخْرٰى

    (Ey insanlar!) Sizi ondan (topraktan) yarattık, ona geri iade edip (kabre) sokuvereceğiz ve sizi bir kere daha oradan (mahşere) çıkaracağız.

  • 20:56 Taha: 56

    وَلَقَدْ اَرَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَاَبٰى

    Andolsun, Biz ona (Firavun’a ve etbaına) ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, (yine de) yalanladı ve ayak diretip (imana yanaşmadı).

  • 20:57 Taha: 57

    قَالَ اَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ اَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا مُوسٰى

    (Zulüm saltanatının yıkılacağı kuşkusuyla Firavun) Dedi ki: "Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya (makam ve imkânlarımıza konmaya) mı geldin?"

  • 20:58 Taha: 58

    فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهٖ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَٓا اَنْتَ مَكَانًا سُوًى

    “Madem öyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, seninle bizim aramızda bir 'buluşma zamanı ve yeri' tespit et, bizim de, senin de (muhalefet edip) karşı çıkmayacağımız açık, geniş bir yer olsun" dedi.

  • 20:59 Taha: 59

    قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزّٖينَةِ وَاَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى

    (Musa) Dedi ki: "Buluşma (ve haklılığımızı ispatlama) zamanımız, (ülkenin yaklaşan ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun ki herkes gerçekleri görüp anlasın)."

  • 20:60 Taha: 60

    فَتَوَلّٰى فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ اَتٰى

    Böylelikle Firavun arkasını dönüp ayrılmış, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya toplamış, sonra da (buluşma yerine) gelmiş (bulunmaktaydı).

  • 20:61 Taha: 61

    قَالَ لَهُمْ مُوسٰى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍۚ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرٰى

    Musa onlara dedi ki: "Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan düzüp iftira uydurmayın, sonra bir azap ile kökünüzü kurutur(sa pişman ve perişan olmayın). Yalan düzüp uyduran(ların) gerçekten yok olup gittiklerini (unutmayın)."

  • 20:62 Taha: 62

    فَتَنَازَعُٓوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰى

    Bunun üzerine (sihirbazlar da), kendi aralarında durumlarını (görüşüp) tartışmaya başlamış ve gizli konuşmalara (ve hazırlıklara) geçmiş durumdaydılar.

  • 20:63 Taha: 63

    قَالُٓوا اِنْ هٰذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرٖيدَانِ اَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرٖيقَتِكُمُ الْمُثْلٰى

    Dediler ki: “Bunlar (Musa ve Harun) herhalde iki sihirbazdır. (Ey Firavun ve yakın çevresi!) Sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak (imkân ve iktidarınıza konmak) ve örnek alıp tuttuğunuz yolunuzu (mevcut dininizi, düzeninizi) ortadan kaldırmak istiyorlar.”

  • 20:64 Taha: 64

    فَاَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّاۚ وَقَدْ اَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلٰى

    (Sihirbazlar birbirine:) "Bundan ötürü (bütün sihir, hilekârlık ve) tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar (yardımlaşan saflar) halinde gelin; (ve olanca gayretinizi gösterin ki) bugün üstünlük sağlayanlar, gerçekten kurtuluşa ve başarıya ulaşmış (sayılırlar)."

  • 20:65 Taha: 65

    قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِمَّٓا اَنْ تُلْقِيَ وَاِمَّٓا اَنْ نَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَلْقٰى

    (Artık herkes meydana toplanınca, sihirbazlar Hz.) Musa’ya: “Sen mi (önce marifetini ortaya) atacaksın, yoksa ilk olarak biz mi atalım?” diye (sormuşlardı.)

  • 20:66 Taha: 66

    قَالَ بَلْ اَلْقُواۚ فَاِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ اِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ اَنَّهَا تَسْعٰى

    (Hz.) Musa da: “Evet tamam; siz atın (da marifetinizi görelim)” buyurmuşlardı. (Bunun üzerine sihirbazlar öyle acayip hünerler ortaya dökmüşler ve halkın gözlerini büyülemişlerdi ki, onları dehşet ve korku kaplamıştı. Böylece büyük bir sihirbazlık gösterisi yapmışlardı.) Sihir olarak yere attıkları ipleri ve değnekleri gerçekten koşuyormuş gibi göstermeyi (başarmışlardı).

  • 20:67 Taha: 67

    فَاَوْجَسَ فٖي نَفْسِهٖ خٖيفَةً مُوسٰى

    (Hz.) Musa (bile), bu yüzden (bir an) kendi içinde bir tür korku ve kuşkuya (telaşa) kapılmıştı.

  • 20:68 Taha: 68

    قُلْنَا لَا تَخَفْ اِنَّكَ اَنْتَ الْاَعْلٰى

    (Biz ise ona) "Korkma!" (çünkü) "Muhakkak sen üstün geleceksin" diyerek (manevi destek sağlamıştık.)

  • 20:69 Taha: 69

    وَاَلْقِ مَا فٖي يَمٖينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُواۜ اِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ اَتٰى

    “Şimdi sağ elindekini yere bırak, (senin asan) onların (göz boyama sanatıyla) yaptıklarını (tek tek) yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilekârlığıdır. (Oysa) Sihirbazlar hangi hünerle ortaya çıkarsa çıksın, (gösterileri) nereye varırsa varsın, onlar iflah olmayacak (ve başarıya ulaşamayacak)lardır.”

  • 20:70 Taha: 70

    فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى

    (Artık gerçek anlaşılmış, böylece onların bütün yaptığı numara ve hileler boşa çıkmıştı. İşte orada sihirbazlar -ve dolayısıyla Firavun- yenilgiye uğramışlardı ve küçülüp mağlup şekilde çekilmek zorunda kalmışlardı.) Bunun üzerine (gerçeği öğrenen) sihirbazlar hep birden secdeye kapanmışlar; “Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” diyerek (herkesi şaşırtmışlardı).

  • 20:71 Taha: 71

    قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَبٖيرُكُمُ الَّذٖي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ فٖي جُذُوعِ النَّخْلِۘ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّنَٓا اَشَدُّ عَذَابًا وَاَبْقٰى

    (Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona (Musa’ya) inandınız öyle mi? Şüphesiz (her halde) o, size büyüyü öğreten (sihirbaz kesiminden) büyüklerinizden birisidir. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak kesip cezalandıracağım ve sizi hurma dallarında sallandırıp (asacağım). Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.”

  • 20:72 Taha: 72

    قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلٰى مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذٖي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَٓا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْضٖي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ

    (Sihirbazlar ise ona:) “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratan (Rabbimize) karşı seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.’ Ne şekilde karar verip yürütebileceksen, haydi durma, hükmünü yerine getir; zaten sen, sadece bu dünya hayatında (ve imtihan için Allah’ın verdiği imkânla) hükmünü yürütebilirsin” deyip (imanlarında sağlam durmuşlardı.)

  • 20:73 Taha: 73

    اِنَّٓا اٰمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَٓا اَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِۜ وَاللّٰهُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى

    (İman eden sihirbazlar:) “Bizim (hem bilmeden) yaptığımız hatalarımızı (hem de) senin bize zorla yaptırdığın sihir (günahımızı) bağışlaması umuduyla Allah’a iman ettik. Çünkü Allah, (sevabı) daha hayırlıdır ve (cezası) daha sürekli (Bâki) olandır” (diyerek mü’mince davranmışlardı).

  • 20:74 Taha: 74

    اِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَاِنَّ لَهُ جَهَنَّمَۜ لَا يَمُوتُ فٖيهَا وَلَا يَحْيٰى

    "Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu-günahkâr olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Orada ise, ne ölüp (kurtulacak), ne de hayat (ve huzura) kavuşacaklardır.”

  • 20:75 Taha: 75

    وَمَنْ يَأْتِهٖ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلٰىۙ

    "Kim (de Rabbine) O'na iman edip salih amellerde bulunarak (huzuruna) gelirse, işte onlar (kurtulacaklardır), onlar için (ayrıca) yüksek dereceler vardır."

  • 20:76 Taha: 76

    جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرٖي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُ۬ا مَنْ تَزَكّٰى۟

    "İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar (ve havuzlu şelaleler) akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, (küfür ve kötülükten) arınmış olanların karşılığıdır."

  • 20:77 Taha: 77

    وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادٖي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرٖيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًاۚ لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشٰى

    Yemin olsun ki, Biz Musa’ya: “(Sana tâbi olan) Kullarımla birlikte (tedbir olsun diye) geceleyin yürüyüp yola çık, (sahile vardığında asanla) vur, denizde onlar için (mucize olarak tünel gibi) kuru bir yol (tüp geçiş galerisi) aç; (Firavun’un arkanızdan) yetişmesinden de korkma, (boğuluruz diye de) endişeye kapılma!” diye vahyetmiştik. (O da sözümüzü yerine getirmişti.)

  • 20:78 Taha: 78

    فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهٖ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْۜ

    Firavun ise, ordularıyla (Hz. Musa'nın ve İsrailoğullarının) peşlerine düşmüş; (fakat takdirimizle açılıp kapanan) sulardan onları kaplayıveren (kısmı kendilerini) kuşatıp (boğuvermişti).

  • 20:79 Taha: 79

    وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى

    (İşte bu) Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırıyor ve onları doğruya (hidayet ve istikamet yoluna) yöneltmiyordu. (Bu yüzden belayı hak etmişti.)

  • 20:80 Taha: 80

    يَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى

    Ey İsrailoğulları (böylece), andolsun sizi düşmanlarınızdan kurtarıverdik. Tûr'un sağ yanında (peygamberiniz Musa aracılığıyla) sizinle va’adleştik ve üzerinize (her gün gökten iki öğün hazır) kudret helvasıyla (kızartılmış) bıldırcın indirdik.

  • 20:81 Taha: 81

    كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فٖيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٖيۚ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبٖي فَقَدْ هَوٰى

    “Size rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda haddinizi aşıp azgınlığa düşmeyin, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner ki: Benim gazabım, kimin üzerine inip (çarpıverirse), muhakkak o, tepetaklak düşmüş ve yıkılıp gitmiştir” (dedik.)

  • 20:82 Taha: 82

    وَاِنّٖي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدٰى

    Gerçekten Ben, (küfür ve kötülükten) tevbe edip dönen, (samimiyetle) iman eden, salih amel(ler) işleyip de sonra (hidayete) doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım (diye bildirdik).

  • 20:83 Taha: 83

    وَمَٓا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسٰى

    (Tûr-i Sina’ya geldiğinde kendisine:) "Seni kavminden ‘çarçabuk ayrılmaya iten’ (ve aceleyle huzurumuza getiren) nedir ey Musa?" (diye soruvermiştik.)

  • 20:84 Taha: 84

    قَالَ هُمْ اُو۬لَٓاءِ عَلٰٓى اَثَرٖي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى

    (O da:) "Onlar arkamda(n beni takip ediyor) izim ve eserim (öğretilerim) üzerinde bulunuyorlar; (bu yüzden) hoşnut kalman (ve rızana ulaşmam) için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim" diye (yanıtlamıştı).

  • 20:85 Taha: 85

    قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ

    (Cenab-ı Hakk) Dedi ki: “Biz senden sonra kavmini bir deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı.”

  • 20:86 Taha: 86

    فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهٖ غَضْبَانَ اَسِفًاۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًاۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِدٖي

    Bunun üzerine (Hz.) Musa oldukça kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü ve dedi ki: “Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va’adde bulunmadı mı? Üzerinize (va’ad edilen) ahdinizin zamanı mı uzadı? (Niye sabırsız davrandınız!) Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz (iman ve itaat) sözünüzden caydınız?”

  • 20:87 Taha: 87

    قَالُوا مَٓا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْنَٓا اَوْزَارًا مِنْ زٖينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ

    Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının ve İsrailoğullarının altından yapılmış) süs eşyalarından birtakım (kıymetli) yükler taşımaktaydık. (Samiri’nin kışkırtmasıyla) Onları (ateşe) attık, aynı şekilde Samiri de attı (ve eritmeye başladı).”

  • 20:88 Taha: 88

    فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ

    Böylece (Samiri) onlara (ağzından başlayıp arka tarafına kadar boru gibi uzanan boşluktan geçen havanın sesiyle, sanki kendiliğinden) böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, “İşte, sizin ilahınız da, Musa'nın ilahı da budur; fakat (Musa bunu size söylemeyi) unuttu” diyerek (halkı saptırmıştı). [Not: Buna benzer bir erkek buzağı (boğa) heykelini, Yahudi sermayedarlar şimdi New York Niagara yoluna yapıp koymuşlardı.]

  • 20:89 Taha: 89

    اَفَلَا يَرَوْنَ اَلَّا يَرْجِعُ اِلَيْهِمْ قَوْلًاۙ وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا۟

    (Halbuki) Onun (buzağının) kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü yetmediğini görmüyorlar mıydı?

  • 20:90 Taha: 90

    وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هٰرُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ اِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهٖۚ وَاِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمٰنُ فَاتَّبِعُونٖي وَاَطٖيعُٓوا اَمْرٖي

    Andolsun, Harun daha önceden onlara: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (imtihana çekildiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin” diye (uyarmıştı).

  • 20:91 Taha: 91

    قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفٖينَ حَتّٰى يَرْجِعَ اِلَيْنَا مُوسٰى

    (Sapıtan Beni İsrail) Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (erkek buzağıya=Boğaya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız. (Servet ve şehvet düşkünlüğümüzün alâmeti olan bu altın heykele tapınacağız.)”

  • 20:92 Taha: 92

    قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ

    (Musa da gelince:) "Ey Harun!" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi? (Niye bu dalâlet ve rezalete mâni olmadın?)”

  • 20:93 Taha: 93

    اَلَّا تَتَّبِعَنِۜ اَفَعَصَيْتَ اَمْرٖي

    "Niye (kesin talimatlarıma rağmen) bana uymadın (emanet görevine sahip çıkmadın; yoksa) emrime baş mı kaldırdın?" (diyerek onu sıkıştırmıştı.)

  • 20:94 Taha: 94

    قَالَ يَبْنَؤُ۬مَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتٖي وَلَا بِرَأْسٖيۚ اِنّٖي خَشٖيتُ اَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلٖي

    (Hz. Harun) Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup-yolma. Ben senin: 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemseyip tutmadın' demenden endişe edip korktuğum (için üzerlerine fazla varmadım)."

  • 20:95 Taha: 95

    قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ

    (Hz. Musa sorup) Dedi ki: “Ey Samiri, senin amacın nedir (bu sapkınlığa niçin kaydın)?”

  • 20:96 Taha: 96

    قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهٖ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ لٖي نَفْسٖي

    (Samiri) Dedi ki: “Ben onların görmediklerini (manevi ve nurani görevlileri veya Dinin temel dengelerini) gördüm, böylece elçinin (vahiy getiren meleğin veya Musa Nebi’nin) izinden (öğretilerinden) bir avuç (bir miktar) alıp (içine) atıverince (veya; Elçinin tebliğ ettiği Dinin bir kısmını gereksiz görüp atıl hale getirince, Din özelliğini yitirmeye ve erkek buzağı böğürüp ses vermeye başladı); böylelikle nefsim bana bunu hoşa giden (bir şey) gösterip (yaptırdı).”

  • 20:97 Taha: 97

    قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذٖي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًاۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا

    (Hz. Musa Samiri'ye) Dedi ki: "Haydi (defol) çekip git, artık senin hayatta (hak ettiğin ceza:) ‘Aman bana dokunulmasın!’ demen (şüphe ve endişe içinde kıvranıvermen ve insanlarla münasebetten engellenmen)dir. Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azap dolu) bir buluşma zamanı (ve ahiret hesabı) da vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin (altın buzağı heykeli) ilahına da bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip deryaya savuracağız."

  • 20:98 Taha: 98

    اِنَّمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذٖي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا

    “Sizin (tek ve gerçek) İlahınız sadece Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.”

  • 21:48 Enbiya: 48

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْرًا لِلْمُتَّقٖينَۙ

    Andolsun, Biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, (Hakk ile Bâtıl’ı birbirinden ayıran) Furkan’ı (Tevrat’ın aslını) verdik.

  • 23:45 Mü'minun: 45

    ثُمَّ اَرْسَلْنَا مُوسٰى وَاَخَاهُ هٰرُونَ بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبٖينٍۙ

    Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.

  • 23:46 Mü'minun: 46

    اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهٖ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالٖينَۚ

    Firavun'a ve ileri gelen çevresine (emirlerimi tebliğ etsinler diye); fakat onlar (yücelik gururuyla) büyüklendiler. (Hakk’tan ve İslam’dan yüz çevirdiler. Zaten) Onlar, 'büyüklenen-zorba' bir topluluk idi.

  • 23:47 Mü'minun: 47

    فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ

    (Firavun ve avanesi şöyle) Demişti: “Kendi kavimleri (Beni İsrail) bize ibadet (kulluk ve kölelik edip) dururken; (kalkıp) bizim gibi (benzerimiz olan) iki insana mı inanıp (bağlanıp peşlerinden gidelim?)”

  • 23:48 Mü'minun: 48

    فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكٖينَ

    Böylece o ikisini de (elçilerimizi) yalanlamışlar ve (sonunda Allah’ın kahrına çarpılıp) yıkıma uğrayanlardan olup gitmişlerdi.

  • 23:49 Mü'minun: 49

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

    Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar (Yahudi topluluklar) hidayete erer diye (merhamet ettik).

  • 25:36 Furkan: 36

    فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمٖيرًاۜ

    Böylece onlara: "Ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin (ve Hakk Dini tebliğ edin)" dedik; sonunda onları (Firavun ve çevresini) kökünden darmadağın edip (zulüm saltanatını yıktık).

  • 26:10 Şuarâ: 10

    وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَۙ

    Hani Senin Rabbin, o vakit Musa'ya seslenmişti: "(Sapıtan ve) Zulmetmekte olan kavme git (ve gerçeği bildir);"

  • 26:11 Şuarâ: 11

    قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ

    O Firavun'un kavmine ki, hâlâ (küfürden ve zulümden uzaklaşmak için, Allah’tan) korkup çekinmeyecekler mi?

  • 26:12 Şuarâ: 12

    قَالَ رَبِّ اِنّٖٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ

    (Hz. Musa:) "Rabbim gerçekten ben, onların beni yalanlamalarından (ve yakalamalarından) korkuyorum" demişti.

  • 26:13 Şuarâ: 13

    وَيَضٖيقُ صَدْرٖي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانٖي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

    "(O zalimlerle karşılaşınca) Göğsüm sıkışıyor, dilim dönmüyor; bundan dolayı (kardeşim) Harun'a da (elçilik görevini bildirmesi için Cibril'i) gönder (ki bana yardımcı olsun”, dileğini iletmişti).

  • 26:14 Şuarâ: 14

    وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ

    (Ayrıca: “Ya Rabbi) Onlara (Firavun kavmine) karşı (istemeden sebebiyet verdiğim bir kişiyi öldürme) suçum var. Bundan dolayı beni (tutup) katletmelerinden korkuyorum” (diye özür belirtmişti.)

  • 26:15 Şuarâ: 15

    قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

    (Allah ise) “Hayır (korkmayın) ikiniz de ayetlerimle gidin, şüphesiz Biz (kudret ve nusretimizle, hıfzu himayemizle) sizinle beraberiz ve (her şeyi bilip) işitmekteyiz” buyurup (kendilerini teselli etmişti).

  • 26:16 Şuarâ: 16

    فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمٖينَۙ

    (Görevinizi ertelemeden, hemen) Gecikmeksizin Firavun'a giderek deyin ki: “Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin elçi(leri)yiz"

  • 26:17 Şuarâ: 17

    اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۜ

    "İsrailoğullarını bizimle birlikte göndermen için (sana gelmişiz)."

  • 26:18 Şuarâ: 18

    قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فٖينَا وَلٖيدًا وَلَبِثْتَ فٖينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنٖينَ

    (Firavun Hz. Musa’ya:) “Biz seni içimizde daha çocukken yetiştirip büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?”

  • 26:19 Şuarâ: 19

    وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتٖي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِرٖينَ

    “Ve üstelik sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen nankörlerdensin” diyerek (iyiliklerinden dolayı minnet etmeye yeltenmişti).

  • 26:20 Şuarâ: 20

    قَالَ فَعَلْتُهَٓا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّٖينَۜ

    (Musa) Dedi ki: "Ben o işi yaptığım (vurup ittiğim adamın ölümüne yol açtığım) zaman şaşkınlardandım (bilerek ve kasten yapmadım)."

  • 26:21 Şuarâ: 21

    فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لٖي رَبّٖي حُكْمًا وَجَعَلَنٖي مِنَ الْمُرْسَلٖينَ

    (Ardından) "Sizden korkunca (bana katil cezası vereceğinizden kuşku duyunca) da hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hüküm (ve hikmet) verdi ve beni gönderilen (elçilerden) kıldı."

  • 26:22 Şuarâ: 22

    وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۜ

    “Bana karşı lütuf gibi göstermeye çalıştığın ve şimdi minnet edip başıma kaktığın (sarayında besleyip yetiştirmek gibi) şeyler ise; (aslında mensubu olduğum) İsrailoğullarını köleleştirmeye (ve uyumlu kulların haline getirmeye çalışmandan) dolayı (işlediklerindir.)”

  • 26:23 Şuarâ: 23

    قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمٖينَ

    (Bunun üzerine) Firavun dedi ki: “(Bu sözünü ettiğin) Âlemlerin Rabbi nedir?”

  • 26:24 Şuarâ: 24

    قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنٖينَ

    (Hz. Musa) Dedi ki: "(Allah) Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir (yaratıp terbiye edeni ve her şeyin ihtiyacını gönderenidir). Eğer (akledip) 'kesin bilgiyle inanırsanız' (anlarsınız ki böyledir)."

  • 26:25 Şuarâ: 25

    قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ

    (Firavun) Çevresindekilere dedi ki: "İşitmiyor musunuz? (Bu adam neler uydurup söylemektedir?)"

  • 26:26 Şuarâ: 26

    قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلٖينَ

    (Musa onlara) Dedi ki: (Evet) "O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir. (Hepiniz ve her şey aciz bir kuldan ibarettir.)"

  • 26:27 Şuarâ: 27

    قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذٖٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

    (Firavun çevresindekilere) Dedi ki: “Şüphesiz size gönderilmiş bulunan şu elçiniz (olduğunu iddia eden bu Musa), mutlaka bir delidir.”

  • 26:28 Şuarâ: 28

    قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

    (Hz. Musa ise onlara: “Hemen karşı çıkmayın.) Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, (düşünüp anlarsınız ki) O (Allah), Doğu’nun da, Batı’nın da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir” (şeklinde cevap vermişti).

  • 26:29 Şuarâ: 29

    قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرٖي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونٖينَ

    (Firavun) Dedi ki: (Ey Musa!) “Andolsun, eğer benim dışımda bir ilah edinecek (benim düzenimi ve hâkimiyetimi istemeyecek) olursan, seni kesinlikle zindana kapatılmışlardan kılarım!”

  • 26:30 Şuarâ: 30

    قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبٖينٍ

    (Musa) Dedi ki: “Sana apaçık bir şey (bir delil-mucize) getirmiş olsam da mı (bana inanmayacaksın)?”

  • 26:31 Şuarâ: 31

    قَالَ فَأْتِ بِهٖٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقٖينَ

    (Firavun:) "Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi onu (Rabbini veya mucizeni) getir (de görelim)” dedi.

  • 26:32 Şuarâ: 32

    فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبٖينٌۚ

    Bunun üzerine (Musa) asasını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderha oluvermişti.

  • 26:33 Şuarâ: 33

    وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِرٖينَ۟

    Elini de birden (cebinden veya koltuk dibinden) çekip çıkardı, bir de (baktılar ki) o, seyredenler için (nur saçıp) 'parlayıp aydınlanıvermiş' (ve bembeyaz kesilmişti).

  • 26:34 Şuarâ: 34

    قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلٖيمٌۙ

    (Firavun) Çevresindeki önde gelenlere dedi ki: "Bu (adam), doğrusu bilgin (ve hünerli) bir büyücüdür. (Bizi etkileyip kendisine bağlamak hevesindedir.)"

  • 26:35 Şuarâ: 35

    يُرٖيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهٖۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ

    “(Öyle ise) Ne emredersiniz? (Nasıl bir tedbir önerirsiniz buyurun, çünkü bu kişi) Büyüsüyle sizi yurdunuzdan (ve iktidarınızdan) sürüp çıkarmak istemektedir."

  • 26:36 Şuarâ: 36

    قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرٖينَۙ

    Dediler ki: "Bunu ve kardeşini (alıkoyup) oyala (beklet), şehirlere de (davetçi) toplayıcılar gönder,"

  • 26:37 Şuarâ: 37

    يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلٖيمٍ

    (Ki) "Bütün uzman-bilgin büyücüleri sana getirsinler."

  • 26:38 Şuarâ: 38

    فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمٖيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ

    Böylelikle büyücüler, bilinen (ve belirlenen) bir günün belli vaktinde bir araya getirildi.

  • 26:39 Şuarâ: 39

    وَقٖيلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ

    Ve insanlara da (sihirbazları seyretmek üzere): “Siz de (haydi bir araya) toplanır mısınız?” denilmişti.

  • 26:40 Şuarâ: 40

    لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبٖينَ

    Halk ise (şuursuz kalabalık psikolojisi ve hep kazanan ve güçlü olandan yana tavır sergilemeleri nedeniyle): “Eğer üstün gelirlerse, her halde ve elbette (bu) sihirbazlara uyarız (ve Hz. Musa'nın peşini bırakırız)” diye (aralarında söyleşmişlerdi).

  • 26:41 Şuarâ: 41

    فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبٖينَ

    Sihirbazlar ise, (toplanıp meydana) geldiklerinde Firavun’a (giderek): “Şayet biz üstün gelirsek, mutlaka bize (yakışır) bir ücret (ve mükâfat) vardır, değil mi (ey efendimiz)?” diyerek (dilenciliğin ve menfaat için zalimlere dil dökmeciliğin yaygın bir örneğini sergilemişlerdi).

  • 26:42 Şuarâ: 42

    قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبٖينَ

    (Firavun ise onlara:) “Evet, elbette ki o takdirde, (yanımda en gözde kimselerden ve her türlü makam ve imkâna erişenlerden) yakın çevremden olacağınızdan (hiç şüphe etmeyin)” cevabını vermişti.

  • 26:43 Şuarâ: 43

    قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

    Musa onlara (sihirbazlara) dedi ki: "(Haydi) Atacağınızı (ortaya) atın (maharetinizi kanıtlayın da görelim.)"

  • 26:44 Şuarâ: 44

    فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

    Bunun üzerine sihirbazlar (halkın gözünü boyamak için) iplerini ve değneklerini (meydana) atmışlar ve “Firavun’un şerefine (onun ismi ve izzeti hakkı için) elbette (her türlü hünerimizi göstereceğiz ve) biz galip geleceğiz” demişlerdi.

  • 26:45 Şuarâ: 45

    فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ

    (Bunun üzerine) Hz. Musa da asasını (yere) bıraktı ve bir anda onların uydurdukları (hayali canavarları)nı yutmaya başladı. (O zaman halk ve sihirbazlar şaşkınlığa düşmüşlerdi.)

  • 26:46 Şuarâ: 46

    فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدٖينَۙ

    (Bu durumu gören ve İlahi bir mucize olduğunu sezen) Sihirbazlar, hemen secdeye kapanıvermişlerdi.

  • 26:47 Şuarâ: 47

    قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمٖينَۙ

    “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik, demişlerdi.

  • 26:48 Şuarâ: 48

    رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

    Musa ve Harun'un (bildirdiği ve öğrettiği şekilde onların) Rabbine iman ettik” (diyerek teslimiyet göstermişlerdi).

  • 26:49 Şuarâ: 49

    قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَبٖيرُكُمُ الَّذٖي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعٖينَ

    (Bunu duyan Firavun kızgın ve hırçın şekilde: "Bana danışmadan ve) Benden izin almadan mı O’na iman ettiniz? (Hem O’na iman edecek ne var? O sadece büyücülükte sizden biraz daha ileri bir kişiden başkası değildir.) Kesinlikle o size sihri (büyüyü) öğreten büyüğünüz (yerinde) birisidir. (Haydi, bu kararınızdan vazgeçin, yoksa) Yakında (başınıza neler geleceğini görecek ve) bileceksiniz! (Şöyle ki:) Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi astırıp (en feci şekilde öldüreceğim)” diye (tehdit etmişti.) [Not: Bugünkü zalimler de Firavun’un iman eden sihirbazlarına yaptığı gibi, gerçeği konuşanları ve halkı uyaranları, işkence ile öldürmek, hapsetmek, sürgüne göndermek ve düzenin nimetlerinden mahrum etmek peşindelerdi.]

  • 26:50 Şuarâ: 50

    قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

    (Sihirbazlar ise bu tehdit ve tehlikelere hiç aldırmadan) “Zararı yok (ne yaparsan yap, imanımızdan ve davamızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Zira nasıl olsa) Biz Rabbimize döneceğiz!” diyerek (zulme ve zalime göğüs germişlerdi).

  • 26:51 Şuarâ: 51

    اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِنٖينَۜ۟

    “Doğrusu biz, (Hz. Musa’ya) ilk inananlar olduğumuz için, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız” demiş (ve Hakk'ta direnmişlerdi.)

  • 26:52 Şuarâ: 52

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادٖٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ

    Derken Musa’ya: “Kullarımı (Mısır’dan çıkarıp) gece yürüyüşe geçir, çünkü (Firavun’un adamlarınca) izleneceksiniz” diye vahyettik.

  • 26:53 Şuarâ: 53

    فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِرٖينَۚ

    Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar göndermiş (ve Hz. Musa’nın etkinliğini kırmaya ve halkı kontrolünde tutmaya yeltenmişti).

  • 26:54 Şuarâ: 54

    اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلٖيلُونَۙ

    (Firavun, Hz. Musa ve iman edenler için:) “Bunlar (sayı ve güç bakımından) çok az ve zayıf bir topluluktur.” (Yani bunlar çok azınlık olan bir taifedir, marjinal bir ekiptir.)

  • 26:55 Şuarâ: 55

    وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَٓائِظُونَۙ

    “Ve bunlar elbette bize karşı da büyük bir kin ve öfke beslemektedirler. (Bu yüzden Musa’ya uyanların hepsi fesatlık peşindedirler.)”

  • 26:56 Şuarâ: 56

    وَاِنَّا لَجَمٖيعٌ حَاذِرُونَۜ

    “Biz ise uyanık (üstün ve tedbirli) bir topluluk iken (bunlara boyun mu eğeceğiz?” diyerek halkı kışkırtmıştı.)

  • 26:57 Şuarâ: 57

    فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

    Ama (buna rağmen sonunda) Biz onları (Firavun ve etbaını saltanat sürdükleri) bahçelerden ve pınarlardan (Musa’yı yakalamak telaşıyla) çıkardık.

  • 26:58 Şuarâ: 58

    وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرٖيمٍۙ

    Ayrıca hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da (mahrum bıraktık).

  • 26:59 Şuarâ: 59

    كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۚ

    İşte böylece; bunlara (boşaltılan yurtlara) İsrailoğullarını mirasçı kıldık.

  • 26:60 Şuarâ: 60

    فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقٖينَ

    Nihayet (Firavun ve ordusu) Güneş’in doğuş vakti onların (arkalarına düşüp Musa’yı ve İsrailoğullarını) izlemeye koyulmuşlardı.

  • 26:61 Şuarâ: 61

    فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ

    (Derken suya varmadan onlara yaklaşmışlardı.) Vaktâki iki topluluk birbirini gördüklerinde Musa'nın adamları: “Eyvah, şimdi gerçekten yakalandık” diye (telaşlanmışlardı).

  • 26:62 Şuarâ: 62

    قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّٖي سَيَهْدٖينِ

    (Hz. Musa ise:) “Hayır ve asla! Şüphesiz Rabbim benimle beraberdir; bana (kurtuluşa ulaştıracak bir) yol gösterecektir. (Bize düşen O’na güvenip beklemektir” diyerek onları sakinleştirmeye çalışmıştı.)

  • 26:63 Şuarâ: 63

    فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظٖيمِۚ

    Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize (Süveyş Boğazı’na veya Nil Irmağı’na) vur” diye vahyettik. (Ardından) Deniz, hemencecik (ikiye) yarılmış da her parçası kocaman bir dağ gibi olup (aralarında bir geçit yolu açılmıştı).

  • 26:64 Şuarâ: 64

    وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرٖينَۚ

    (Arkadan gelen) Ötekileri (Firavun ve askerlerini) de buraya yaklaştırdık (ve mü’minlerin peşlerinden açılan denizdeki boşluğa-yarığa daldırdık).

  • 26:65 Şuarâ: 65

    وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَعٖينَۚ

    (Ama sadece) Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk.

  • 26:66 Şuarâ: 66

    ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرٖينَۜ

    Sonra ötekileri (Firavun ve avanesini ise tekrar kapanan) suda boğduk.

  • 26:67 Şuarâ: 67

    اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنٖينَ

    Şüphesiz bunda (bu olayda) bir ayet (büyük ibret) vardır. Ama buna rağmen onların çoğu iman eder olmamıştı.

  • 27:7 Neml: 7

    اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِهٖٓ اِنّٖٓي اٰنَسْتُ نَارًاۜ سَاٰتٖيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰتٖيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

    Hani o vakit Musa, ailesine: “Şüphesiz ben (şu karşıda) bir ateş gördüm” demişti. “Size ondan (yanında insanlar varsa), ya (hayırlı) bir haber (edineceğim) veya umulur ki ısınmanız için bir kor ateş getireceğim” demişti.

  • 27:8 Neml: 8

    فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

    Oraya gittiğinde ise, kendisine (şöyle) seslenildi: “Ateş (olarak gördüğün işaretin yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. (Kulum ve Resulüm Musa da, ona inanıp tâbi olarak Hakk’ta sabit duranlar da kayrılmıştır.) Âlemlerin Rabbi olan Allah Yücedir, her türlü kusur ve noksanlıktan münezzehtir!..”

  • 27:9 Neml: 9

    يَا مُوسٰٓى اِنَّهُٓ اَنَا۬ اللّٰهُ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُۙ

    "Ey Musa, gerçek şu ki; O (her halde) Güçlü ve Üstün (bulunan), Hüküm ve Hikmet sahibi olan Allah Benim!.. (Bana güvenip itaat etmen, kulluk gereği ve görevindir.)"

  • 27:10 Neml: 10

    وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّٖي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ

    (Şimdi elçiliğinin ispatı olarak) "Asanı bırak (ve bak!” Hz. Musa yere attı ve) onun (çevik) bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, geriye doğru kaçtı ve arkasına (bile) bakmadı. (Bunun üzerine kendisine şöyle vahyedildi:) "Ey Musa korkma; şüphesiz (bunları yaptıran ve sana sahip çıkacak olan) Ben(im)! Çünkü Benim katımda (ve korumam altında bulunan) elçiler korkmaz." (Sadece Benden korkanın, başka şeylerden korkmaması gerekir.)

  • 27:11 Neml: 11

    اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنّٖي غَفُورٌ رَحٖيمٌ

    (Kavmine bildir ki;) "Ancak kim zulmeder (senin istemeden bir kişinin ölümüne sebep olduğun gibi çeşitli haksızlık ve yanlışlıklara düşer) de, sonra bunun ardından (tevbe edip Hakka ve hayra yönelerek) kötülüğünü iyiliğe çevirirse; artık şüphesiz Ben, Bağışlayanım, Esirgeyenim."

  • 27:12 Neml: 12

    وَاَدْخِلْ يَدَكَ فٖي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ فٖي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهٖۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقٖينَ

    "Ve (ey Musa, ayrıca) elini koynuna sok ki (ardından) kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin! (Bu) Firavun ve kavmine yönelik dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdir."

  • 27:13 Neml: 13

    فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبٖينٌۚ

    Vaktâki (bütün mucizelerimiz ve) ayetlerimiz onlara, gözleri önünde sergilenmiş olarak gelince (yine) dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüden ibarettir."

  • 27:14 Neml: 14

    وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدٖينَ۟

    Vicdanları (nefislerindeki fıtri duyguları da, elçinin davetini haklı bularak önce) tam kanaat getirip (kabul ettiği) halde, (sonra) zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları (Hz. Musa’nın çağrısını) inkâr ettiler. Artık Sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak (ve insanlara bildir).

  • 28:3 Kasas: 3

    نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَاِ مُوسٰى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    (Ey Nebim!) Mü'min olan bir kavim için, Hakk olmak (ölçü alınmak ve ders çıkarılmak) üzere; Musa ve Firavun'un (ibretli) haberinden (bir bölümünü) Sana okuyacağız. [Not: Cenab-ı Hakk: “Okuyacağız” diyerek, anlamak için dikkatle ve sürekli okumak gerektiğine işaret buyurmaktadır.]

  • 28:4 Kasas: 4

    اِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْاَرْضِ وَجَعَلَ اَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَٓائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْيٖ نِسَٓاءَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدٖينَ

    Hakikaten Firavun, yeryüzünde (içinde bulunduğu ülkede) yücelik taslayıp başkaldırmış (insanları kendisine mecbur ve mahkûm bırakıp rahat yönetmek ve karşıt muhalefet cephesi oluşturmalarını önlemek için) oradaki (kendi) halkını da çeşitli fırkalara ayırıp parçalamıştı. (Bu şekilde tebaasını; yönettiği toplum tabakalarını bölük pörçük edip) onlardan rakip gördüğü bir taifeyi zayıflatarak ezmek istiyor; (böylece güçten düşürmek üzere erkek) çocuklarını boğazlıyor ve kızlarını hayatta bırakıyordu. Çünkü (Firavun) gerçekten o (fırsatçı) fesatçılardan (Hakk düzeni ve halkın dirliğini bozanlardan)dı...

  • 28:5 Kasas: 5

    وَنُرٖيدُ اَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْاَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ اَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثٖينَۙ

    Biz ise yeryüzünde (her yerde ve her devirde) zayıf düşürülen kimselere (aciz ve çaresiz hale getirilip ezilen; inanç, itaat ve cihad ehline) lütufta bulunup (nimet ve faziletimizi tattırmak), onları (devlet, hükümet ve siyaset) önderleri kılmak istiyorduk; ki böylece (ülkelerindeki ve yeryüzündeki imkân ve iktidarlara onları) mirasçı yapmayı (amaçlamıştık).

  • 28:6 Kasas: 6

    وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

    Ve (yine istiyoruz ki) onları (sebat ve sadakat ehli kullarımızı) kuvvet ve hâkimiyet sahibi olarak yeryüzünde (ve iktidar mevkiinde) yerleştirip (onurlandıralım, böylece) Firavun’a, Haman’a ve bunların ordularına (zalim hükümet ve hükümdarlara, hain bürokratlara ve bunların keyfi ve şahsi menfaati için halka baskı ve barbarlık yapan kiralık asker ve polis şefleri takımına en çok) korkup kaçındıkları (iktidarlarını kaybetmenin acısını onlara) gösterip başlarına getirelim. (Ezdikleri ve hıyanet ettikleri mü’min mücahitlerin zafere erdiklerini, kendi devlet ve düzenlerini ele geçirdiklerini görüp kahrolsunlar ki, böylece intikamımızı alıverelim.)

  • 28:7 Kasas: 7

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِعٖيهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْقٖيهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَافٖي وَلَا تَحْزَنٖيۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلٖينَ

    (Bu nedenle) Musa’nın annesine, “Onu (Musa'yı) emzir(ip doyur). Şayet (Firavun’un adamları onu öldürecek diye) kuşkulandığın vakit, onu (akıntılı) suya bırak ve sakın korkma ve endişe edip üzülme! Çünkü Biz onu sana tekrar (kavuşturup) geri vereceğiz ve onu peygamberlerden (biri) yapacağız” diye vahyettik (ilhamla bildirdik.)

  • 28:8 Kasas: 8

    فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًاۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـٖٔينَ

    Nihayet Firavun'un ailesi, (konakları önünden akan suda, içinde çocuk sesi duyulan sandığa rastlayınca) kendileri için (ileride) bir düşman ve üzüntü konusu olacağını (ve zulüm saltanatlarını yıkacağını bilmeksizin) onu sahipsiz görüp alarak (saraylarına götürmüşlerdi). Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir gaflet ve yanılgı içindelerdi.

  • 28:9 Kasas: 9

    وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لٖي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

    Firavun'un karısı dedi ki: (Bu çocuk) 'Benim için de, senin için de bir göz bebeği (ve evimizin şenliği olabilir); onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.' Oysa onlar (başlarına geleceklerin) farkında değillerdi.

  • 28:10 Kasas: 10

    وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغًاۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْدٖي بِهٖ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ

    Musa'nın annesi ise, (yavrusunun yokluğundan) yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü'minlerden (ve Allah’ın va’adine güvenenlerden) olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu ve saraydaki bebeğin kendi evladı olduğunu) açığa vuracak (ve çocuğu ele verecekti).

  • 28:11 Kasas: 11

    وَقَالَتْ لِاُخْتِهٖ قُصّٖيهِۘ فَبَصُرَتْ بِهٖ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

    (Annesi, Musa’nın) Kız kardeşine: 'Onu gözetle ve takip et' dedi. Böylece o da, onlar (Firavun görevlileri olup bitenin) farkında değilken, onu (suya bırakılan çocuğu) uzaktan gözetledi.

  • 28:12 Kasas: 12

    وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ

    Biz, daha önceden (öyle takdir buyurup) ona süt analarını haram etmiştik (böylece Musa saraya getirilen hiçbir kadının göğüslerini tutup emmemişti. Kız kardeşi onlara:) 'Ben sizin adınıza (bu bebeğin) bakımını üstlenecek ve ona iyi bakacak (ve yumuşak davranacak) bir aileyi size bildireyim mi?' dedi.

  • 28:13 Kasas: 13

    فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّهٖ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟

    Böylelikle gözünün aydın olması (ferahlanıp sevinmesi), üzülmemesi ve gerçekten Allah'ın va'adinin Hakk olduğunu bilmesi için, onu (Musa’yı) annesine geri vermiş (ve ikisini bir araya getirmiş)tik. Ancak onların (inkârcıların ve akılsızların) çoğu (bu hikmetleri ve mucizeleri) bilmeyen (gafil ve cahil kimse)lerdi.

  • 28:14 Kasas: 14

    وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنٖينَ

    Derken o (Musa, Firavun’un sarayında) vaktâki güçlü erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm-hikmet’ (hâkimiyet=yönetme yeteneği) ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları (muhsin olanları) işte böyle ödüllendiririz.

  • 28:15 Kasas: 15

    وَدَخَلَ الْمَدٖينَةَ عَلٰى حٖينِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ فٖيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِۘ هٰذَا مِنْ شٖيعَتِهٖ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّهٖۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذٖي مِنْ شٖيعَتِهٖ عَلَى الَّذٖي مِنْ عَدُوِّهٖۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَيْهِۘ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبٖينٌ

    (Artık yetişmiş olan Hz. Musa, saray) Halkının gaflet anında (onların haberi olmadığı bir zamanda, veya istirahat ortamında, Firavun’un sarayından çıkıp) şehre girdi. Orada birbirini öldürmek üzere kavgaya tutuşan iki adama rast geldi; bunlardan birisi kendi taraftarlarından (Beni İsrail takımından), diğeri ise düşmanlarından (Firavun’un adamlarından) idi. Derken kendi kavminden olan (kişi) düşmanına karşı, (Hz. Musa’ya sığınıp) ondan imdat istedi. Bunun üzerine Musa o adama (uzaklaşıp rahat durması için) bir yumruk indirdi ve kazaen işini bitirip öldürüverdi. (Sonra hemen pişmanlık gösterip:) “Bu şeytanın işindendir; o gerçekten apaçık saptırıcı bir düşmandır” (diyerek hatasını anlayıverdi).

  • 28:16 Kasas: 16

    قَالَ رَبِّ اِنّٖي ظَلَمْتُ نَفْسٖي فَاغْفِرْ لٖي فَغَفَرَ لَهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ

    (Bunun üzerine Musa:) “Rabbim, gerçekten, ben kendi nefsime zulmettim (istemeyerek ve ölmesini kastetmeyerek, ama hızla ve kontrolsüz heyecanla vurup iteklediğim kişinin ölümüne sebebiyet verdim), artık beni bağışla” demişti. Böylece (Allah) onu bağışlayıvermişti. Şüphesiz O, Bağışlayandır, Esirgeyendir.

  • 28:17 Kasas: 17

    قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ اَكُونَ ظَهٖيرًا لِلْمُجْرِمٖينَ

    (Ve Hz. Musa) Dedi ki: “Ya Rabbi, bana verdiğin nimet (ve faziletler hatırına ve) adına (söz veriyorum ki) artık suçlu günahkârlara (ve münafık şarlatanlara) asla destek olmayacağım.”

  • 28:18 Kasas: 18

    فَاَصْبَحَ فِي الْمَدٖينَةِ خَٓائِفًا يَتَرَقَّبُ فَاِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْاَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُۜ قَالَ لَهُ مُوسٰٓى اِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبٖينٌ

    Böylece şehirde, korku (ve kuşku) içinde (etrafını) gözetleyerek sabahladı. O sırada bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (ve başına o belayı getiren ‘huysuz ve huzursuz’ adam, bu sefer başkasıyla kavgaya tutuşmuş ve yine) kendisinden yardım için bağırıp durmaktaydı. (Hz.) Musa ona dedi ki: “Sen açıkça azgın ve fesatçı bir (insansın!)”

  • 28:19 Kasas: 19

    فَلَمَّٓا اَنْ اَرَادَ اَنْ يَبْطِشَ بِالَّذٖي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَاۙ قَالَ يَا مُوسٰٓى اَتُرٖيدُ اَنْ تَقْتُلَنٖي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْاَمْسِۗ اِنْ تُرٖيدُ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْاَرْضِ وَمَا تُرٖيدُ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحٖينَ

    Sonunda ikisinin de düşmanı olan (şahsı) yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: “Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? (Anlaşılan) Sen yeryüzünde illa bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden (barıştırıcı ve yatıştırıcı) olmak istemiyorsun” (diye ortalığı ayağa kaldırmaya çalışmıştı).

  • 28:20 Kasas: 20

    وَجَٓاءَ رَجُلٌ مِنْ اَقْصَا الْمَدٖينَةِ يَسْعٰىۘ قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنَّ الْمَلَاَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ اِنّٖي لَكَ مِنَ النَّاصِحٖينَ

    (Bunun üzerine) Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip: “Ey Musa, (Firavun’un sarayında) önde gelen (idareciler dünkü cinayet hadisesinin sorumlusu olarak) seni öldürmek konusunda, kendi aralarında görüşüp karar vermekteler… Durma artık buradan çık git, ben sana iyi niyetle öğüt verenlerdenim” diye (uyarmıştı). [Not: Belki de bu zat, Firavun’un derin devletine sızmış olan Hz. Hızır misali bir zattı.]

  • 28:21 Kasas: 21

    فَخَرَجَ مِنْهَا خَٓائِفًا يَتَرَقَّبُۘ قَالَ رَبِّ نَجِّنٖي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ۟

    Böylece (Hz. Musa) korku (ve telaşla) ve çevreyi gözetleyip kontrol ederek dikkatlice oradan ayrılıp uzaklaştı ve “Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar” diye (dua edip yakardı).

  • 28:22 Kasas: 22

    وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَٓاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسٰى رَبّٖٓي اَنْ يَهْدِيَنٖي سَوَٓاءَ السَّبٖيلِ

    Bunun üzerine (Hz. Musa mecburen kaçıp) Medyen'e (Sina Çölü’ne ve Tûr Dağı çevresine) ulaşmak üzere, yüzünü (o tarafa) çevirip (yürümeye başlayınca) da: “Umarım Rabbim, beni düzgün bir yola (ve uygun bir yurda) yöneltip iletir (Hidayet verip Nübüvvet için eğitir)” diye (temenni etmişti).

  • 28:23 Kasas: 23

    وَلَمَّا وَرَدَ مَٓاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ اُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَۘ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَاَتَيْنِ تَذُودَانِۚ قَالَ مَا خَطْبُكُمَاۜ قَالَتَا لَا نَسْقٖي حَتّٰى يُصْدِرَ الرِّعَٓاءُ وَاَبُونَا شَيْخٌ كَبٖيرٌ

    Nihayet (Tûr Dağı’ndaki) Medyen suyuna (kuyusuna) vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu bulup (garip bir olaya rastlamıştı.) Onların gerisinde de (hayvanları su başına) götürmekten çekinen iki kadın bulunmaktaydı. “Bu durumunuz (ve sorununuz) nedir, (niye bekleyip duruyorsunuz)?” diye (sorunca) kadınlar: “Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; (bize saygı duyup sıraya almazlar, çünkü) babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır (diye bizi hesaba katmazlar)” demişlerdi.

  • 28:24 Kasas: 24

    فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّٖي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقٖيرٌ

    Bunun üzerine (Musa) hemen (müdahale edip) onların sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek: “Rabbim, doğrusu bana indireceğin-göndereceğin her hayra muhtacım, (burada garip ve sahipsiz durumdayım)” diye (dua etti.)

  • 28:25 Kasas: 25

    فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْشٖي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَبٖي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَۙ قَالَ لَا تَخَفْ۠ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ

    Ardından çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, hayâlı bir tavırla (ve utangaç bir tarzda) yürüyerek ona geldi. (Hz. Musa’ya:) “Babam, bizim için (sürüleri) sulamana karşılık, sana ücret vermek üzere seni davet etmektedir” dedi. Vaktâki (Hz. Musa) ona (Hz. Şuayb’ın yanına) gelip de olup bitenleri anlatınca o (Hz. Şuayb, Musa’ya dönüp: “Artık) korkma, (Mısır’daki) zalimler topluluğundan kurtulmuş vaziyettesin” dedi.

  • 28:26 Kasas: 26

    قَالَتْ اِحْدٰيهُمَا يَٓا اَبَتِ اسْتَأْجِرْهُۘ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْاَمٖينُ

    (Kızlarından) İkisinden biri: “Babacığım onu ücretli olarak tut. Çünkü gerçekten ücretle tutulacakların en iyisi ise, elbette böyle güçlü kuvvetli ve güvenilir (olan) kişidir” diye (hatırlatıverdi).

  • 28:27 Kasas: 27

    قَالَ اِنّٖٓي اُرٖيدُ اَنْ اُنْكِحَكَ اِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلٰٓى اَنْ تَأْجُرَنٖي ثَمَانِيَ حِجَجٍۚ فَاِنْ اَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَۚ وَمَٓا اُرٖيدُ اَنْ اَشُقَّ عَلَيْكَۜ سَتَجِدُنٖٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّالِحٖينَ

    (Hz. Şuayb, Hz. Musa’ya) Dedi ki: "Doğrusu ben, sekiz yıl bana ücretli işçilik yapıp hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum; şayet (bu süreyi) on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden (bir ikram olacaktır. Ama iyi düşün.) Ben sana zorluk çıkarmak (ve kızımı almana mecbur bırakmak) istemem; beni de inşaallah salih olanlardan (ve sözünü tutanlardan) bulacaksın."

  • 28:28 Kasas: 28

    قَالَ ذٰلِكَ بَيْنٖي وَبَيْنَكَۜ اَيَّمَا الْاَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّۜ وَاللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَكٖيلٌ۟

    (Hz. Musa) Dedi ki: "(Kabul ediyorum.) Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır. Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı (inşaallah) bir haksızlık söz konusu olamayacaktır. Allah söylediklerimize Vekîl’dir (süremiz başlamıştır)." [Not: Bu kıssa, işçi-işveren münasebetleriyle ilgili prensipleri barındırmaktadır.]

  • 28:29 Kasas: 29

    فَلَمَّا قَضٰى مُوسَى الْاَجَلَ وَسَارَ بِاَهْلِهٖٓ اٰنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًاۚ قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُثُٓوا اِنّٖٓي اٰنَسْتُ نَارًا لَعَلّٖٓي اٰتٖيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

    Böylelikle Musa, vaktâki süreyi tamamlayıp (Hz. Şuayb’ın kızını almış olarak 10 yıl sonra) ailesiyle birlikte (Mısır’a doğru) yola koyulunca, (gece serinliği başladığında) Tûr (Dağı) tarafında bir ateş görüp (duraklamıştı). Ailesine: 'Durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya (hayırlı ve yararlı) bir haber, ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm' deyip (oraya yönelmişti).

  • 28:30 Kasas: 30

    فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّٖٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمٖينَۙ

    Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: “Ey Musa, gerçekten Ben; âlemlerin Rabbi olan Allah Benim!” diye seslenilmişti.

  • 28:31 Kasas: 31

    وَاَنْ اَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰٓى اَقْبِلْ وَلَا تَخَفْ۠ اِنَّكَ مِنَ الْاٰمِنٖينَ

    Ve (bu dediklerimin doğruluğuna alâmet olmak üzere) “Asanı (atıp yere) bırak! (O canlanıp hareket edecektir” şeklinde vahyedilmişti. Hz. Musa asasını yere attıktan hemen sonra) Onun aniden bir yılan gibi kıvrılıp hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya yeltenmişti. (Kendisine) “Ey Musa, (geri) dön ve korkuya kapılma. Şüphesiz (artık) sen (tarafımızdan) güvenliğe eriştirilenlerdensin” (denilmişti.)

  • 28:32 Kasas: 32

    اُسْلُكْ يَدَكَ فٖي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍۘ وَاضْمُمْ اِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهٖۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقٖينَ

    (İkinci bir alâmet olmak üzere) “Şimdi elini koynuna sok, (ardından) kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşet ve tehlike durumunda (rakiplerini ürkütmek ve dizginlemek üzere) kanatlarını (kollarını) koltuklarının altına sok (ki bembeyaz olarak ve ışıklar saçarak çıkarasın). İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına (yönelik) iki kesin-kanıt (mucize)dir. Gerçekten onlar, (küfür ve kötülüklere dalmış) fasıklardan olan bir kavimdir.”

  • 28:33 Kasas: 33

    قَالَ رَبِّ اِنّٖي قَتَلْتُ مِنْهُمْ نَفْسًا فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ

    (Hz. Musa:) “Rabbim, doğrusu (ben hataen) onlardan bir nefsi (kişiyi) öldürdüm, (onların da) beni öldürmelerinden korkuyorum” diyerek (mazeret belirtmişti).

  • 28:34 Kasas: 34

    وَاَخٖي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّٖي لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُنٖيۘ اِنّٖٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ

    “Ve kardeşim Harun; dil bakımından (lisanı ve konuşma tarzı olarak) o benden daha düzgün (fasih) durumdadır, onu da benimle birlikte (nübüvvetle görevli) bir yardımcı olarak gönder ki, beni doğrulayıp desteklesin. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum” (diyerek Allah’tan destek istemişti).

  • 28:35 Kasas: 35

    قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخٖيكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَانًا فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ

    (Cenab-ı Allah ise:) “Senin (omuzlarını, arkanı ve) pazularını kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz (ağır sorumluluğunu onunla destekleyip hafifleteceğiz); sizin ikinize de öyle üstün (manevi sultanlık) bir ‘güç ve yetki’ vereceğiz ki, ayetlerimiz(e bağlılığınız) sayesinde (hainler ve kötü niyetliler) size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar mutlaka galip geleceksiniz” buyurup (teskin ve teselli etmişti).

  • 28:36 Kasas: 36

    فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُفْتَرًى وَمَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فٖٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّلٖينَ

    Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle (mucizelerimizle ve hükümlerimizle) geldiği zaman: “Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden (ve bizi etkilemek isteyen bir gösteriden) başkası değildir. Biz önceden geçmiş atalarımızdan bunu(n gibi şeyler) işitmedik” demişlerdi.

  • 28:37 Kasas: 37

    وَقَالَ مُوسٰى رَبّٖٓي اَعْلَمُ بِمَنْ جَٓاءَ بِالْهُدٰى مِنْ عِنْدِهٖ وَمَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

    (Hz.) Musa (onlara) şöyle dedi: “Benim Rabbim, Kendi katından (ve ezeli ilim sıfatıyla) hidayeti kimin getirdiğini (risaletle kimi görevlendirdiğini) ve kutlu sonuç yurdunun (zafer ve devlet onurunun) kimin lehine oluvereceğini en iyi bilendir. Muhakkak ki zalimler asla felaha (huzura ve kurtuluşa) erişemeyeceklerdir.”

  • 28:38 Kasas: 38

    وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَاُ مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرٖيۚ فَاَوْقِدْ لٖي يَا هَامَانُ عَلَى الطّٖينِ فَاجْعَلْ لٖي صَرْحًا لَعَلّٖٓي اَطَّلِعُ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰىۙ وَاِنّٖي لَاَظُنُّهُ مِنَ الْكَاذِبٖينَ

    Firavun ise: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu (benim mülkümde, benim dışımda bir kanun koyucu bulunduğunu) bilmiyorum (ve kabul etmiyorum). Ey Haman, (özel fırınlarda bina yapmak üzere şekillendirilmiş) çamurun üstünde bir ateş yak da, bana (tuğladan) yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın İlahına çıkarım (da varsa O’na rastlarım, ama) gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum” diyerek (halkın kafasını karıştırmayı denemişti).

  • 28:39 Kasas: 39

    وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ

    O ve askerleri (Firavun ve yakın çevresi), yeryüzünde haksız yere büyüklenmişler ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini zannetmişlerdi.

  • 28:40 Kasas: 40

    فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمٖينَ

    Bunun üzerine onu (Firavun) ve askerlerini tutup suya attık (boğup batırdık). Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak ki (derbeder olup gitmişlerdi).

  • 28:41 Kasas: 41

    وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ لَا يُنْصَرُونَ

    Biz onları (inkâr ve isyanları nedeniyle) ateşe çağıran (zulüm ve kötülük) önderleri kıldık; kıyamet günü ise (ne kendileri ne de peşlerinden sürükledikleri, kesinlikle ve hiç kimseden destek ve) yardım görmeyeceklerdir.

  • 28:42 Kasas: 42

    وَاَتْبَعْنَاهُمْ فٖي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوحٖينَ۟

    Bu dünya hayatında (Firavunların ve zulümkârların) arkalarına lanet düşürdük (ki hep nefretle anılıvereceklerdir); kıyamet gününde de onlar, (kendilerinden nefret edilecek ve) kötülenip kabahatli görülecek kimselerdir.

  • 28:43 Kasas: 43

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْاُو۫لٰى بَصَٓائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    Andolsun, ilk nesilleri (Firavun sülalesini) yıkıma uğrattıktan sonra Musa'ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet (vesilesi) olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki öğüt alıp düşünürler diye (Musa’yı elçi gönderdik).

  • 28:44 Kasas: 44

    وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ اِذْ قَضَيْنَٓا اِلٰى مُوسَى الْاَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِدٖينَۙ

    Musa'ya o işi (Emr-i İlahi olan vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, (ey Nebim) Sen (Tûr'un) batı yanında (Hz. Musa’nın inzivaya çekildiği makamda) değildin ve (buna) şahit olanlardan da değildin. (Bu tarihi ibret derslerini Sana Biz vahyetmekteyiz.)

  • 28:45 Kasas: 45

    وَلٰكِنَّٓا اَنْشَأْنَا قُرُونًا فَتَطَاوَلَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۚ وَمَا كُنْتَ ثَاوِيًا فٖٓي اَهْلِ مَدْيَنَ تَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۙ وَلٰكِنَّا كُنَّا مُرْسِلٖينَ

    Velâkin Biz birçok nesiller (yaratıp) inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve Sen Medyen halkı içinde yaşayıp da (Musa’nın haberlerini ve) ayetlerimizi onlardan okuyarak (öğrenmiş de) değilsin. Ancak (bu bilgileri Sana öğreten ve) risaletle gönderen Biziz.

  • 28:46 Kasas: 46

    وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الطُّورِ اِذْ نَادَيْنَا وَلٰكِنْ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَٓا اَتٰيهُمْ مِنْ نَذٖيرٍ مِنْ قَبْلِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

    (Ey Resulüm, Musa'ya) Seslendiğimiz zaman da (evet) Sen Tûr'un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak Senden önce kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan bir kavmi uyarasın diye (gönderildiğin için bu bilgiler Sana vahyedilmektedir). Bu, umulur ki öğüt alıp düşünürler diyedir.

  • 28:47 Kasas: 47

    وَلَوْلَٓا اَنْ تُصٖيبَهُمْ مُصٖيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ فَيَقُولُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ

    Şayet (insanlar) kendi ellerinin öne sürdükleri (işledikleri kötülükleri) dolayısıyla, onlara bir musibet isabet ettiğinde: 'Rabbimiz, bize de bir elçi gönderseydin de, böylece Senin ayetlerine uysaydık ve mü'minlerden olsaydık' diyecek (ve mazeret ileri sürecek) olmasalardı (Seni göndermezdik).

  • 28:48 Kasas: 48

    فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا لَوْلَٓا اُو۫تِيَ مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰىۜ اَوَلَمْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۚ قَالُوا سِحْرَانِ تَظَاهَرَا۠ وَقَالُٓوا اِنَّا بِكُلٍّ كَافِرُونَ

    Fakat onlara Kendi katımızdan Hakk (Peygamber ve Kur’an-ı Kerim) geldiği zaman: “Musa'ya verilenlerin bir benzeri buna da verilmeli değil miydi?” dediler. (Oysa) Onlar, daha önce Musa'ya verilenleri inkâr edip “İki büyü (ustası olan Musa ve Harun) birbirine arka çıktı” dememişler miydi? Ve: “Gerçekten biz bunların hepsini inkâr edenleriz” deyip (karşı gelmemişler miydi)?

  • 28:76 Kasas: 76

    اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓواُ بِالْعُصْبَةِ اُ۬ولِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحٖينَ

    Gerçek şu ki, Karun da Musa'nın kavmindendi (onun yakın akrabasıydı), ancak onlara karşı azgınlaşıp (gururlanmıştı). Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, (sadece) anahtarlarını, (bu hizmet için özel kiralanmış) birlikte davranan güçlü bir topluluk zor taşırdı. Hani kavmi ona (servetiyle gururlanan Karun’a) demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah (mal ve makamla ferahlanıp) şımararak böbürlenip sevince kapılanları sevmez” diye (uyarmıştı).

  • 29:39 Ankebut: 39

    وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقٖينَۚ

    (Bunlar gibi) Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak onlar yeryüzünde büyüklenip (azgınlaşmıştı). Oysa onlar Bizi geçip atlatamaz (takdirimizden kaçamaz)lardı (ve zaten azabımızdan kurtulamamışlardı).

  • 32:23 Secde: 23

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فٖي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِهٖ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَۚ

    (Ey Resulüm!) Andolsun, Biz Musa'ya da kitabı (Tevrat’ı) vermiştik; böylece Sen Ona (Kur’an’a) kavuşmaktan (vahye muhatap olmaktan) kuşku içinde bulunma! Biz onu (Hz. Musa’yı ve Tevrat’ı da) İsrailoğullarına bir yol gösterici (imam, rehber ve önder) kılmıştık.

  • 33:7 Ahzâb: 7

    وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّٖنَ مٖيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى وَعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ مٖيثَاقًا غَلٖيظًاۙ

    Hani o vakit Biz peygamberlerden (tebliğ görevini yapmak üzere misak ahitlerini) kesin sözlerini almıştık; (ki özellikle) Senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan; (evet) Biz onların (hepsinden) sapasağlam bir söz almıştık. (Küfür ve kötülükle cihad ve her türlü baskı ve barbarlığa sebat ettikleri ve “azimet=kararlılık” gösterdikleri için bu beş peygamber “Ulü’l-AZİM” sayılmıştır.)

  • 33:69 Ahzâb: 69

    يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواۜ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَجٖيهًا

    Ey iman edenler, (sağlığı ve ahlâkı konusunda haksız ithamlarda bulunarak) Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu (iftiracıların) demekte olduklarından temize çıkardı. Zaten o, Allah katında vecih (seçkin ve şahsiyetli) olan birisiydi.

  • 37:114 Sâffât: 114

    وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَۚ

    Andolsun, Biz Musa'ya ve Harun'a da lütufta bulunmuş (Bize minnettar olacak şekilde sahip çıkmıştık).

  • 37:115 Sâffât: 115

    وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظٖيمِۚ

    Onları ve kavimlerini o büyük üzüntüden (Firavun’un esaretinden) kurtarmıştık.

  • 37:116 Sâffât: 116

    وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبٖينَۚ

    Onlara yardım ettik de, böylece (Firavun düzenine ve zalim güçlere) üstün ve galip gelenler olmuşlardı.

  • 37:117 Sâffât: 117

    وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبٖينَۚ

    Ve ikisine açık ve anlaşılır kitabı verdik (ona sımsıkı sarılıp başarıya kavuşmuşlardı.)

  • 37:118 Sâffât: 118

    وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَۚ

    Onları dosdoğru yola yöneltip-ilettik (hidayete, başarıya ulaştırdık).

  • 37:119 Sâffât: 119

    وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِرٖينَ

    Sonradan gelenler arasında da ikisine (hayırlı ve şerefli bir ün) bıraktık.

  • 37:120 Sâffât: 120

    سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ

    Musa'ya ve Harun'a selam olsun (ki onlar süper güce, Firavun ve çevresine kafa tutmuşlardı).

  • 37:121 Sâffât: 121

    اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنٖينَ

    Gerçekten Biz, ihsanda bulunanları böyle mükâfatlandırırız.

  • 37:122 Sâffât: 122

    اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنٖينَ

    Şüphesiz ikisi de, Bizim mü'min (emin ve teslim) olan kullarımızdandı.

  • 40:23 Mü'min: 23

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبٖينٍۙ

    Andolsun, Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; (Hakkı tebliğe görevli kıldık.)

  • 40:24 Mü'min: 24

    اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ

    (Biz Musa’yı; siyasi ve askeri iktidar sahibi) Firavun'a, (dini ve idari bürokrasiye hâkim) Haman'a, ve (haram servet ve haksız sermaye birikimcisi) Karun'a (yollamış ve davetimizi ulaştırmıştık). Ama onlar: “(Bu) Yalan söyleyen bir büyücüdür" deyip (karşı çıkmışlardı).

  • 40:25 Mü'min: 25

    فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرٖينَ اِلَّا فٖي ضَلَالٍ

    Böylece o (elçimiz), katımızdan kendilerine bir Hakk (Kitap) ile geldiği zaman, dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." (Böylece nesilleri kurutulup tehlike olmaktan çıksınlar!) Ancak kâfirlerin hileli düzenleri, sonunda mutlaka boşa çıkacaktır.

  • 40:26 Mü'min: 26

    وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونٖٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنّٖٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ دٖينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ

    Firavun: “Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim (diye ele geçireyim) de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarıversin (bakalım kendisini kurtarabilecek mi?) Çünkü ben, (onun) sizin dininizi (mevcut hayat sisteminizi) değiştirmesinden, ya da yeryüzünü (ülkemizi) fesada vermesinden korkuyorum” diyerek (halkı kışkırtıvermişti).

  • 40:27 Mü'min: 27

    وَقَالَ مُوسٰٓى اِنّٖي عُذْتُ بِرَبّٖي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟

    Musa ise: "Kesinlikle ben, hesap gününe iman etmeyen her (zorba) mütekebbirden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah’a) sığınırım" demişti.

  • 40:28 Mü'min: 28

    وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ اٖيمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذٖي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

    Firavun’un aile çevresinden (danışman ekibinden olup), imanını gizleyen bir mü’min şöyle demişti: “Siz, benim Rabbim Allah’tır diyen bir adamı (haksız yere) öldürmeye mi kalkışıyorsunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Eğer o (peygamberlik ve dini rehberlik) iddiasında yalancı ise, bu yalanın (bize zararı yok, sonunda ortaya çıkacak) ve kendi aleyhine olacaktır. Ama eğer doğru söylüyorsa (o durumda, inkâr ve itiraz ettiğinizden dolayı) size va’ad ettiği (musibet ve mahcubiyetlerin) bir kısmı (bile) size dokunacak olsa (sonunda pişman ve perişan hale geleceksiniz). Şüphesiz Allah, ölçüyü taşırıp haddini aşan, çokça yalan konuşan kimseyi hidayete eriştirmeyecektir."

  • 40:29 Mü'min: 29

    يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرٖينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُرٖيكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْدٖيكُمْ اِلَّا سَبٖيلَ الرَّشَادِ

    (Ve şöyle devam etmişti:) "Ey kavmim, bugün mülk (ve fırsat) sizindir, yeryüzünde (gücünüz ve hükmünüz) açığa çıkmış (ve iktidar kazanmış) kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz bir azap gelecek olursa, kim bize yardımcı olabilir?" (Bu sözleri dinleyenlerin vicdanını etkilediğini gören ve panikleyen) Firavun: "Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşlerimi ve gözle görülen dünya gerçeğini) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum" diye (itiraz etmişti. Çünkü kâfirler sadece gözle görülenlere, mü’minler ise gaybe iman etmektedirler).

  • 40:30 Mü'min: 30

    وَقَالَ الَّذٖٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّٖٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ

    (Firavun etbaından olup gizlice) İman eden (o adam) dedi ki: "Ey kavmim, ben o (geçmişte azıp sapıtmış olan) fırkaların (azap) gününe benzer (bir günün felaketine uğrarsınız) diye korkmaktayım (ve bu nedenle sizi uyarmaktayım)."

  • 40:31 Mü'min: 31

    مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُرٖيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ

    "Nuh kavminin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir günden sakının). Allah, kullar için zulüm istemez. (Siz Musa’nın İlahi davetine kulak asın.)"

  • 40:32 Mü'min: 32

    وَيَا قَوْمِ اِنّٖٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ

    "Ve ey kavmim, doğrusu ben sizin için o feryat (edeceğiniz felaket) gününden korkmaktayım."

  • 40:33 Mü'min: 33

    يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرٖينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

    "Arkanızı dönüp kaçacağınız gün ki; sizi Allah'(ın azabın)dan koruyacak (hiç kimse) olmayacaktır. Allah, (bile bile inkâr ve itiraz ettiğinden dolayı her) kimi saptırırsa artık onu doğruya yöneltecek de bulunmayacaktır."

  • 40:34 Mü'min: 34

    وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فٖي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِهٖۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِهٖ رَسُولًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ

    Andolsun Yusuf da, daha önce size apaçık deliller getirmişti. Onun size getirip (haber verdiklerin)den (dolayı) da kuşkulara kapılıp gitmiştiniz. Nihayet o ölünce (bu sefer) “Allah bundan sonra, asla hiçbir peygamber göndermez (bunun gibisi dünyaya gelmez)” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden, şüpheci kimseleri böyle şaşırtıp (Hakk’tan çevirir).

  • 40:35 Mü'min: 35

    اَلَّذٖينَ يُجَادِلُونَ فٖٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذٖينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ

    “Ki onlar, Allah'ın ayetleri (ve Kitabın açık hükümleri) konusunda kendilerine gelmiş bir delil bulunmaksızın (kafa karıştırmak ve sorumluluktan kaçmak için tartışan ve) mücadele edip duran kimselerdir. (Bu) Allah katında da, iman edenler katında da büyük bir nefret ve öfke (sebebi)dir. İşte Allah, her mütekebbir zorbanın kalbini böyle mühürlemekte (ve hidayetini karartıvermekte)dir.”

  • 40:36 Mü'min: 36

    وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ لٖي صَرْحًا لَعَلّٖٓي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَۙ

    Firavun (alayla ve gururla) dedi ki: "Ey Haman, bana yüksek bir kule bina et; belki (Musa’nın haber aldığı) o yollara ulaşıp çıkarım."

  • 40:37 Mü'min: 37

    اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّٖي لَاَظُنُّهُ كَاذِبًاۜ وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِهٖ وَصُدَّ عَنِ السَّبٖيلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا فٖي تَبَابٍ۟

    "Göklerin (sebep ve yükseliş) yollarına ki, böylelikle (olur ki) Musa'nın İlahına muttali olup (O’nunla ilgili bilgi ve bulguya rastlarım.) Ama doğrusu ben, onun yalancı olduğunu sanmaktayım." İşte Firavun'a, kötü ameli (ve hilesi) böyle çekici kılındı ve (Hakk) yoldan geri bırakıldı. Firavun'un bu hileli düzeni, yıkım ve kayba uğramaktan başka işe yaramadı.

  • 40:38 Mü'min: 38

    وَقَالَ الَّذٖٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَبٖيلَ الرَّشَادِۚ

    O (gizlice) iman eden (adam) dedi ki: "Ey kavmim, siz bana tâbi olun ki, ben sizi (aklıselim ve) sırât-ı müstakim (Sebil’er-Reşad) yoluna iletip-ulaştırayım."

  • 40:39 Mü'min: 39

    يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌۘ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ

    "Ey kavmim, gerçekten bu dünya hayatı, yalnızca bir meta (kısa süreli bir yararlanma ve oyalanma)dır. Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt orasıdır."

  • 40:40 Mü'min: 40

    مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ فٖيهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ

    “Kim bir kötülük (suç) işlerse, kendi mislinden (ve hak ettiğinden) başkasıyla cezalandırılmayacaktır. Erkek olsun, kadın olsun, kim de mü’min olarak (Hakka uyarlı ve halka yararlı) salih bir amelde bulunursa işte onlar, içinde hesapsız rızıklandırılmak üzere cennete sokulacaklardır.”

  • 40:41 Mü'min: 41

    وَيَا قَوْمِ مَا لٖٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَنٖٓي اِلَى النَّارِۜ

    "Ey kavmim, nedir bu haliniz? Size ne oluyor ki, ben sizi kurtuluşa (ve huzura) davet ederken, siz beni ateşe (ve felakete) çağırıyorsunuz."

  • 40:42 Mü'min: 42

    تَدْعُونَنٖي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِهٖ مَا لَيْسَ لٖي بِهٖ عِلْمٌۘ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَزٖيزِ الْغَفَّارِ

    "Siz beni Allah'a (karşı) inkâr etmeye (nankörlüğe) ve hakkında bilgim olmayan (ve vicdanıma oturmayan) şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, çokça bağışlayan (Allah')a davet ediyorum."

  • 40:43 Mü'min: 43

    لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَنٖٓي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَٓا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِفٖينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ

    "İnkârı mümkün olmayan durum şudur ki; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, (putperestliğin ve bâtıl sistemlerin) dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (ve şefaatçi-yardımcı olma yetkisi ve değeri) yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar (israfa ve insafsızlığa kayanlar ise), onlar ateşin halkıdırlar" (diye sizi uyarıyorum.)

  • 40:44 Mü'min: 44

    فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْرٖٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَصٖيرٌ بِالْعِبَادِ

    “(Ey insanlar!) Benim size söylemekte olduğum şeyleri (bu İlahi gerçekleri ve öğütleri) yakında hatırlayacak (ve anlayacak)sınız. (O günler gelmektedir.) Artık ben (her) işimi Allah’a havale ediyorum. O, kullarını çok iyi Görendir (ve her halimizi Bilendir).”

  • 40:45 Mü'min: 45

    فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ

    Nihayet Allah; onu (mü’min kulunu), onların kurduğu tuzaklardan koruyup esirgemiş, Firavun’un yakın çevresini ve şebekesini ise, o kötü azapla kuşatıvermişti.

  • 40:46 Mü'min: 46

    اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّاۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ

    İşte (kâfirler ve zalimler için) ateş (de hazırlanmıştır!) Onlar; (mahşere kadar kabirlerinde) sabah akşam, ona sunulacak (ateşe sokulacaklardır). Kıyamet-saatinin kopacağı gün ise; "Firavun çevresini, azabın en şiddetli olanına sokun" (diye seslenilecektir.) [Not: Bu ayet, kabir azabını inkâr edenlere de bir cevap niteliğindedir.]

  • 40:53 Mü'min: 53

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى وَاَوْرَثْنَا بَنٖٓي اِسْرَٓاءٖيلَ الْكِتَابَۙ

    Andolsun Biz Musa'ya hidayeti verdik ve İsrailoğullarına kitabı miras bıraktık.

  • 41:45 Fussilet: 45

    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فٖيهِۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّهُمْ لَفٖي شَكٍّ مِنْهُ مُرٖيبٍ

    Andolsun Musa'ya da kitabı vermiştik, fakat (Yahudiler) onda anlaşmazlığa (ihtilaf ve ifrata) düşmüşlerdi. Eğer Rabbinden (daha önce) bir söz geçmiş (imtihan için mühlet takdir edilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hemen hüküm verilmiş (işleri bitirilmiş)ti. Gerçekten onlar, bundan (Allah’ın mutlak hesap soracağından) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.

  • 42:13 Şûrâ: 13

    شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّٖينِ مَا وَصّٰى بِهٖ نُوحًا وَالَّذٖٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهٖٓ اِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى وَعٖيسٰٓى اَنْ اَقٖيمُوا الدّٖينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فٖيهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكٖينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَبٖٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدٖٓي اِلَيْهِ مَنْ يُنٖيبُ

    O (Allah): "Dini dosdoğru (uygulayıp) ayakta tutuverin ve onda ayrılığa düşmeyin (Dinin hiçbir hükmünü artık gereksiz ve geçersiz görmeyin)", diye Nuh'a vasiyet ettiğini ve Sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi (şimdi) sizin için de şeriat kılıvermiştir. (Böylece Din ve Düzen esaslarını belirlemiştir ki; Kur’an bir şeriat ve hukuk nizamının temel prensiplerini de içermektedir. Her çağın ihtiyaçlarına uygun yeni kanun ve kurumlar bu değişmez ölçülere göre belirlenecektir.) Ancak, Senin kendilerini çağırdığın şey (Kur’an hükümleri), müşriklere büyük (bir sıkıntı ve) ağır gelmektedir. Allah, dilediğini (ve liyakat göstereni) Kendisine (ibadet ve hizmetine) seçer (İslami istikamette bir araya getirir) ve içten Kendisine yöneleni hidayete erdirir.

  • 43:46 Zuhruf: 46

    وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهٖ فَقَالَ اِنّٖي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

    Andolsun Biz Musa'yı, Firavun'a ve onun 'önde gelen iktidar takımına’ ayetlerimizle yolladık. O da sadece: "Gerçekten ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim" deyip (Hakka çağırmıştı).

  • 43:47 Zuhruf: 47

    فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ

    Fakat (Musa) onlara ayetlerimizle (mucizelerimiz ve emirlerimizle) geldiği zaman, (ibret almak ve tâbi olmak yerine,) onlar bunlara (alay edip) gülüyorlardı.

  • 43:48 Zuhruf: 48

    وَمَا نُرٖيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

    Onlara gösterdiğimiz her (uyarıcı) mucize diğerinden daha büyüktü; olur ki (ibret alıp) dönerler diye onları (azap üstüne) azapla yakalayıp (sıkıştırmıştık).

  • 43:49 Zuhruf: 49

    وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ

    Ve (nihayet) onlar (Hz. Musa’ya dönerek) dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; (ki bu belaları üstümüzden kaldırsın,) gerçekten biz (o takdirde) hidayete gelmiş olacağız."

  • 43:50 Zuhruf: 50

    فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

    Fakat Biz onlardan azabı çekip-giderince hemen, onlar (yine) andlarını bozuyorlar, (sözlerinden cayıyorlardı.)

  • 43:51 Zuhruf: 51

    وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فٖي قَوْمِهٖ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ لٖي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرٖي مِنْ تَحْتٖيۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ

    Firavun kendi kavmi içinde bağırıp dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler (Nil’in kolları ve kanalları) benim (hükmümde) değil mi? Hâlâ bunları görmeyecek (ve basiretli davranıp bana tâbi olmayacak mısınız?)”

  • 43:52 Zuhruf: 52

    اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذٖي هُوَ مَهٖينٌ وَلَا يَكَادُ يُبٖينُ

    "Yoksa ben, şundan (Musa’dan) daha (üstün ve) hayırlı değil miyim ki; o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamaktan (rahat konuşmaktan aciz ve) yoksun olan (bir adam)dır."

  • 43:53 Zuhruf: 53

    فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنٖينَ

    "Bu durumda (eğer Musa doğruysa), üzerine (gökten) altından bilezikler atılmalı, ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelip (dolaşmalı) değil miydi? (Şimdi bu zavallının peşine mi takılalım?)"

  • 43:54 Zuhruf: 54

    فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقٖينَ

    (Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları basit ve haysiyetsiz ayaktakımı kimseler saydı). Buna rağmen, yine onlar kendisine (hürmet ve) itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı insanlardan oluşan) bir kavim olmuşlardı. (Çünkü Firavun kendilerini hakir gördükçe, ona daha çok yanaşmışlardı.)

  • 43:55 Zuhruf: 55

    فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعٖينَۙ

    Vaktâki (Firavun) böylece Bizi gazaplandırınca, Biz de onlardan intikam aldık, onları (Firavun’u ve ordularını) toplu olarak suda boğduk (ve batırdık).

  • 43:56 Zuhruf: 56

    فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِرٖينَ۟

    Bu suretle onları, sonradan gelecekler için bir selef (tarihi bir ibret belgesi) ve bir örnek kıldık.

  • 46:12 Ahkaf: 12

    وَمِنْ قَبْلِهٖ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَامًا وَرَحْمَةًۜ وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذٖينَ ظَلَمُواۗ وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِنٖينَ

    Bundan önce de, bir rehber (imam) ve bir rahmet olarak Musa'nın kitabı (Tevrat’ın aslı) vardır. Bu (Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak, iyilik ve ihsanda bulunanlara bir müjde olmak üzere, (kendinden önceki İlahi mesajları) doğrulayıcı ve lisanı Arapça olan bir Kitaptır.

  • 46:30 Ahkaf: 30

    قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدٖٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَرٖيقٍ مُسْتَقٖيمٍ

    (Onlara) Dediler ki: "Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa'dan sonra indirilmiş olan, kendinden öncekileri de doğrulayan bir Kitap dinledik; (Bu Kur’an) Hakka ve doğru olan yola yöneltip (ufkumuzu aydınlatmaktadır)."

  • 51:38 Zâriyât: 38

    وَفٖي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبٖينٍ

    Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler ve ibretler gizlidir). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik;

  • 51:39 Zâriyât: 39

    فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهٖ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

    Fakat o, 'bütün enaniyetiyle (siyasi yetkisine ve askeri gücüne güvenip)' yüz çevirmişti ve: "(Bu Musa) Ya bir büyücü veya bir delidir" demişti.

  • 51:40 Zâriyât: 40

    فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلٖيمٌۜ

    Bunun üzerine, Biz onu ve ordularını yakalayıp denize atıp boğuverdik; ki o (Firavun 'nefretle) kınanacak (ve insanı kahra uğratacak) işler yapıyordu' (ve boğulacağını anlayınca da boşuna pişmanlık duyuyordu).

  • 53:36 Necm: 36

    اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فٖي صُحُفِ مُوسٰىۙ

    Yoksa Musa'nın sahifelerinde olan (İlahi emir ve yasaklar) kendisine haber verilmedi mi?

  • 61:5 Saff: 5

    وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنٖي وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّٖي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْۜ فَلَمَّا زَاغُٓوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ

    Hani o zaman Musa, kavmine: "Ey kavmim! Gerçekten benim, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?" demişti (ama onlar dinlememişti). İşte onlar (böylece Hakk’tan) eğrilip-sapınca Allah da onların kalplerini eğriltip saptırmış idi. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmeyecektir.

  • 79:15 Nazi’ât: 15

    هَلْ اَتٰيكَ حَدٖيثُ مُوسٰىۢ

    (Ey Habibim!) Musa’nın haberi Sana gelmedi mi?

  • 79:16 Nazi’ât: 16

    اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ

    Hani o vakit Rabbi ona, kutsal vadi Tuva’da (şöyle) seslenmişti:

  • 79:17 Nazi’ât: 17

    اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ

    Firavun’a git; çünkü o, (tek kişilik keyfi yönetim tarzıyla) tağutlaşıp iyice azgınlaşıverdi.

  • 79:18 Nazi’ât: 18

    فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ

    Ona de ki: "(Küfür ve kötülükten) Temizlenmek ister misin?”

  • 79:19 Nazi’ât: 19

    وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰىۚ

    “Ki seni Rabbine yönelteyim, böylece (O’na karşı) haşyet (ve hürmet) eder hale gelirsin” (demişti).

  • 79:20 Nazi’ât: 20

    فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰىۘ

    Derken (Musa) ona büyük mucizeyi (de) göstermişti.

  • 79:21 Nazi’ât: 21

    فَكَذَّبَ وَعَصٰىۘ

    Fakat o, (yine) yalanlamış ve isyan etmişti.

  • 79:22 Nazi’ât: 22

    ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ

    Sonra (şeytani yönde) çaba harcayıp (gururla) arkasını dönerek gitmişti.

  • 79:23 Nazi’ât: 23

    فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ

    Sonunda (yardımcı güçlerini) toplamış (onlara şöyle) seslenmişti;

  • 79:24 Nazi’ât: 24

    فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ

    (Firavun kibir ve cehaletle:) “Sizin en yüce rabbiniz benim! (Hayat sisteminizi tanzim ve sizi dilediğim gibi yönlendirip terbiye ediciyim)” demişti.

  • 79:25 Nazi’ât: 25

    فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ

    Bu yüzden Allah onu, ahiret ve dünya azabıyla yakalamış (ve zulüm saltanatını yıkmış)tır.

  • 79:26 Nazi’ât: 26

    اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ۟

    Gerçekten bunda 'içi titreyerek korkacak' kimse için elbette bir ibret (dersi) vardır.

  • 87:19 A'lâ: 19

    صُحُفِ اِبْرٰهٖيمَ وَمُوسٰى

    İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde (de yazılıdır).