• 18:9 Kehf: 9

    (Yoksa) Sen, Kehf ve Rakim Ehlini (sığınılan ve yüzyıllarca sağ bırakılan Mağara ehlini ve kutsal kitaplarda yazılı ve ibretli Hatıra sahiplerini) ne sandın? Ki, bunlar Bizim hayret ve hayranlık duyulacak (harika) ayetlerimizden olmaktadır! (Çünkü bunlar Bizim kudretimize nazaran gayet doğal ve kolaydır. Bak: Kehf: 21)

  • 18:10 Kehf: 10

    O gençler, (mallarını, makamlarını ve yakınlarını bırakıp, imanlarını korumak gayretiyle) mağaraya sığındıkları zaman: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet verip (kutlu amacımıza) ulaştır ve şu işimizden (dolayı sıkıntılarımızı kaldırıp) bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl)” diyerek (yalvarmışlardı).

  • 18:11 Kehf: 11

    Böylelikle (o) mağarada nice sayılı yıllar (boyu kalmışlardı), Biz onların kulaklarına (ağırlık) vurduk (derin bir uykuya yatırdık).

  • 18:12 Kehf: 12

    Sonra (mağaradaki) iki gruptan, hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.

  • 18:13 Kehf: 13

    Biz Sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Onlar hakikaten Rablerine iman etmiş gençler takımıydı (dinleri ve davaları için zalim düzene uymayıp; yakınlarını, mallarını ve makamlarını bırakarak kaçmışlardı) ve Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.

  • 18:14 Kehf: 14

    Onların kalplerini rabıta ile (sağlam münasebet ve muhabbetle Hakka) bağlayıp güçlü ve metanetli kılmıştık. (Kâfir ve zalim Kralın önünde) Kalkıp dediler ki: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını İlah diye çağırmayız (ve sizin bâtıl yollarınıza uymayız. Şayet öyle yaparsak) gerçekten saçmalamış ve sapıtmış oluruz!” (Böylece Kralın ve adamlarının şaşkınlık ve sapkınlık içinde olduklarını vurguluyorlardı.)

  • 18:15 Kehf: 15

    “(Ey Kral! Sizin yüzünüzden) İşte şunlar, bizim kavmimiz (olan zavallılar); tutup Allah’tan başka ilahlar edindiler... (Şayet haklı iseler, o putların ve tağutların gerçek ilah olabileceğine dair) Açık deliller getirmeleri gerekmez miydi? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” (diyerek, Hz. İsa’nın tevhid dinini yozlaştırıp putlara ve tağutlara tapmakla Hakk’tan saptıklarını, hiçbir delilleri olmadan körü körüne zalim bir idarecinin peşinde koştuklarını hatırlatıyor ve halkı uyarıyorlardı.)

  • 18:16 Kehf: 16

    (Bunun üzerine zalim Kralın zulmünden korunmaları için vicdanlı biri onlara şöyle demişti:) “Mademki siz onlardan ve onların Allah’tan başka tapındıklarından (putlarından ve tağuti nizamlarından) ayrılıp uzaklaştınız; o halde (hemen buradan kaçıp, emniyetli ve gizli bir) mağaraya sığının ki, Rabbiniz Kendi rahmetinden (sizin şeref ve şöhretinizi) yaysın ve (şu Hakkı savunmak ve küfre teslim olmamak) işiniz ve gayretinizden dolayı size yararlı şeyler hazırlasın.”

  • 18:17 Kehf: 17

    (Kehf Ashabına mağarada uyurken baksaydın) Görürdün ki, Güneş doğduğunda, mağaralarına sağ yandan yönelir; battığında onları sol yandan keser-geçerdi (sürekli sağa sola çevrilerek vücutlarının ezilmesi önlenirdi) ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğunda (uyuyuvermektelerdi). Bu, Allah'ın (kudret ve hikmet) ayetlerindendir. Allah, (layık olduğu için) kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi (de küfre ve kötülüğe kaydığı için) saptırırsa onun için asla doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.

  • 18:18 Kehf: 18

    (Mağarada iken baksaydın) Sen onları uyanık sanırdın, (halbuki) onlar (derin bir rüyada gibi) uyumuşlardı. Biz onları (her gün) sağ yana ve sol yana çevirip duruyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. (Oysa) Sen onlara muttali (ve durumlarına vakıf olmak için) üzerlerine varsaydın, (bu sefer ölmüşler zannederek) geri dönüp onlardan kaçardın ve onlardan (dolayı) içini korku kaplardı.

  • 18:19 Kehf: 19

    Derken, aralarında bir sorgulama yapsınlar (ve Allah’ın hikmet ve kudretini kavrasınlar) diye onları diriltip (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “(Biliyor musunuz, acaba burada) Ne kadar kaldınız?” (Diğerleri) Dediler ki: “(Herhalde) Bir gün veya günün bir(kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” (Bu sefer) Diğer bir kısmı: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir...” demişlerdi. “Şimdi içinizden birinizi, (yanınızdaki) bu (gümüş) paranızla, şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek temiz (taze ve tabii) ise, size ondan (alıp) rızık getirsin. Ama çok dikkatli ve temkinli hareket etsin ve sakın sizi kimseye sezdirmesin” diye uyarmışlardı.

  • 18:20 Kehf: 20

    “Çünkü onlar (şehir halkı) üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi (tanıyıp tehlikeli sanarak ve) taşa tutarak (öldürürler) veya (bâtıl) dinlerine geri çevirirler; bu durumda ise ebedi olarak (felaha) kurtuluşa ulaşamazsınız.”

  • 18:21 Kehf: 21

    Böylece, Allah'ın va'adinin Hakk olduğunu ve gerçekten kıyametin (öldükten sonra dirilmenin), kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri (ve gözleriyle şahit olup görmeleri) için (o şehir “Tarsus” halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları (mağaraya sığınan sadık Müslümanları bir ibret eseri olarak insanları) onların durumundan haberdar kılmış (ve hatıra bırakmış) olduk. (Onların bu mucizevi uyanışlarını görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı:) "Onların üstüne bir bina inşa edin, (ki uğrayanlar Allah’ın kudretini ve mü’min gençlerin sadakatini hatırlayıp hürmetle dua etsinler, gerçi) Rableri onları daha iyi bilir" diyorlardı. Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescit yapmalıyız" diyorlardı.

  • 18:22 Kehf: 22

    (Sonradan gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “(Onlar sayı olarak) Üçtüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve (bazıları): “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “(Bir kısmı da) Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” Öyleyse onlar hakkında bu açıkça bildirilenler dışında (gereksiz) tartışmalar yapma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Çünkü insanlar asıl sorumluluklarından kaytarmak için lüzumsuz teferruata dalmaktalardı.)

  • 18:23 Kehf: 23

    Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. (Zira takdir edilmeyen bir şeyin vuku bulması imkânsızdır.)

  • 18:24 Kehf: 24

    Ancak: “Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım demen lazımdır). Unuttuğun zaman (hemen) Rabbini hatırla (euzü besmeleyi oku) ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir bilgi ve başarıya (olgunluğa-rüşde) yöneltip-ulaştıracak (inayet ve hidayet buyuracaktır).”

  • 18:25 Kehf: 25

    Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar ve dokuz (yıl) daha ilave edip katmışlardı.

  • 18:26 Kehf: 26

    De ki: (Ashab-ı Kehf'in o mağarada) "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel ve mükemmel görmekte ve ne güzel ve mükemmel işitmektedir. O'nun dışında onların (insanların) bir velisi (gerçek hamisi, sahibi, gözeticisi) yoktur. (Allah) Kendi hükmüne ve hükümranlığına hiç kimseyi ortak yapmayandır!" (Kur'ani emir ve nehiylerini hiç kimse değiştirip kaldıramaz ve geçersiz sayamazdı, buna kalkışanlar da inkârcı ve münafıktır.)

  • 18:9 Kehf: 9

    اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقٖيمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا

    (Yoksa) Sen, Kehf ve Rakim Ehlini (sığınılan ve yüzyıllarca sağ bırakılan Mağara ehlini ve kutsal kitaplarda yazılı ve ibretli Hatıra sahiplerini) ne sandın? Ki, bunlar Bizim hayret ve hayranlık duyulacak (harika) ayetlerimizden olmaktadır! (Çünkü bunlar Bizim kudretimize nazaran gayet doğal ve kolaydır. Bak: Kehf: 21)

  • 18:10 Kehf: 10

    اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا

    O gençler, (mallarını, makamlarını ve yakınlarını bırakıp, imanlarını korumak gayretiyle) mağaraya sığındıkları zaman: "Rabbimiz, katından bize bir rahmet verip (kutlu amacımıza) ulaştır ve şu işimizden (dolayı sıkıntılarımızı kaldırıp) bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl)” diyerek (yalvarmışlardı).

  • 18:11 Kehf: 11

    فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنٖينَ عَدَدًاۙ

    Böylelikle (o) mağarada nice sayılı yıllar (boyu kalmışlardı), Biz onların kulaklarına (ağırlık) vurduk (derin bir uykuya yatırdık).

  • 18:12 Kehf: 12

    ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟

    Sonra (mağaradaki) iki gruptan, hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.

  • 18:13 Kehf: 13

    نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ

    Biz Sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Onlar hakikaten Rablerine iman etmiş gençler takımıydı (dinleri ve davaları için zalim düzene uymayıp; yakınlarını, mallarını ve makamlarını bırakarak kaçmışlardı) ve Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.

  • 18:14 Kehf: 14

    وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِهٖٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا

    Onların kalplerini rabıta ile (sağlam münasebet ve muhabbetle Hakka) bağlayıp güçlü ve metanetli kılmıştık. (Kâfir ve zalim Kralın önünde) Kalkıp dediler ki: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını İlah diye çağırmayız (ve sizin bâtıl yollarınıza uymayız. Şayet öyle yaparsak) gerçekten saçmalamış ve sapıtmış oluruz!” (Böylece Kralın ve adamlarının şaşkınlık ve sapkınlık içinde olduklarını vurguluyorlardı.)

  • 18:15 Kehf: 15

    هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ

    “(Ey Kral! Sizin yüzünüzden) İşte şunlar, bizim kavmimiz (olan zavallılar); tutup Allah’tan başka ilahlar edindiler... (Şayet haklı iseler, o putların ve tağutların gerçek ilah olabileceğine dair) Açık deliller getirmeleri gerekmez miydi? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” (diyerek, Hz. İsa’nın tevhid dinini yozlaştırıp putlara ve tağutlara tapmakla Hakk’tan saptıklarını, hiçbir delilleri olmadan körü körüne zalim bir idarecinin peşinde koştuklarını hatırlatıyor ve halkı uyarıyorlardı.)

  • 18:16 Kehf: 16

    وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا

    (Bunun üzerine zalim Kralın zulmünden korunmaları için vicdanlı biri onlara şöyle demişti:) “Mademki siz onlardan ve onların Allah’tan başka tapındıklarından (putlarından ve tağuti nizamlarından) ayrılıp uzaklaştınız; o halde (hemen buradan kaçıp, emniyetli ve gizli bir) mağaraya sığının ki, Rabbiniz Kendi rahmetinden (sizin şeref ve şöhretinizi) yaysın ve (şu Hakkı savunmak ve küfre teslim olmamak) işiniz ve gayretinizden dolayı size yararlı şeyler hazırlasın.”

  • 18:17 Kehf: 17

    وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمٖينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فٖي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟

    (Kehf Ashabına mağarada uyurken baksaydın) Görürdün ki, Güneş doğduğunda, mağaralarına sağ yandan yönelir; battığında onları sol yandan keser-geçerdi (sürekli sağa sola çevrilerek vücutlarının ezilmesi önlenirdi) ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğunda (uyuyuvermektelerdi). Bu, Allah'ın (kudret ve hikmet) ayetlerindendir. Allah, (layık olduğu için) kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi (de küfre ve kötülüğe kaydığı için) saptırırsa onun için asla doğru-yolu gösterici bir veli bulamazsın.

  • 18:18 Kehf: 18

    وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمٖينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصٖيدِۜ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا

    (Mağarada iken baksaydın) Sen onları uyanık sanırdın, (halbuki) onlar (derin bir rüyada gibi) uyumuşlardı. Biz onları (her gün) sağ yana ve sol yana çevirip duruyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. (Oysa) Sen onlara muttali (ve durumlarına vakıf olmak için) üzerlerine varsaydın, (bu sefer ölmüşler zannederek) geri dönüp onlardan kaçardın ve onlardan (dolayı) içini korku kaplardı.

  • 18:19 Kehf: 19

    وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِهٖٓ اِلَى الْمَدٖينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا

    Derken, aralarında bir sorgulama yapsınlar (ve Allah’ın hikmet ve kudretini kavrasınlar) diye onları diriltip (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “(Biliyor musunuz, acaba burada) Ne kadar kaldınız?” (Diğerleri) Dediler ki: “(Herhalde) Bir gün veya günün bir(kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” (Bu sefer) Diğer bir kısmı: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir...” demişlerdi. “Şimdi içinizden birinizi, (yanınızdaki) bu (gümüş) paranızla, şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek temiz (taze ve tabii) ise, size ondan (alıp) rızık getirsin. Ama çok dikkatli ve temkinli hareket etsin ve sakın sizi kimseye sezdirmesin” diye uyarmışlardı.

  • 18:20 Kehf: 20

    اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُعٖيدُوكُمْ فٖي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذًا اَبَدًا

    “Çünkü onlar (şehir halkı) üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi (tanıyıp tehlikeli sanarak ve) taşa tutarak (öldürürler) veya (bâtıl) dinlerine geri çevirirler; bu durumda ise ebedi olarak (felaha) kurtuluşa ulaşamazsınız.”

  • 18:21 Kehf: 21

    وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فٖيهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذٖينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا

    Böylece, Allah'ın va'adinin Hakk olduğunu ve gerçekten kıyametin (öldükten sonra dirilmenin), kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri (ve gözleriyle şahit olup görmeleri) için (o şehir “Tarsus” halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları (mağaraya sığınan sadık Müslümanları bir ibret eseri olarak insanları) onların durumundan haberdar kılmış (ve hatıra bırakmış) olduk. (Onların bu mucizevi uyanışlarını görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı:) "Onların üstüne bir bina inşa edin, (ki uğrayanlar Allah’ın kudretini ve mü’min gençlerin sadakatini hatırlayıp hürmetle dua etsinler, gerçi) Rableri onları daha iyi bilir" diyorlardı. Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescit yapmalıyız" diyorlardı.

  • 18:22 Kehf: 22

    سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّٖٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَلٖيلٌ۠ فَلَا تُمَارِ فٖيهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ فٖيهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟

    (Sonradan gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “(Onlar sayı olarak) Üçtüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve (bazıları): “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “(Bir kısmı da) Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” Öyleyse onlar hakkında bu açıkça bildirilenler dışında (gereksiz) tartışmalar yapma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Çünkü insanlar asıl sorumluluklarından kaytarmak için lüzumsuz teferruata dalmaktalardı.)

  • 18:23 Kehf: 23

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّٖي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ

    Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. (Zira takdir edilmeyen bir şeyin vuku bulması imkânsızdır.)

  • 18:24 Kehf: 24

    اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسٖيتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّٖي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا

    Ancak: “Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım demen lazımdır). Unuttuğun zaman (hemen) Rabbini hatırla (euzü besmeleyi oku) ve de ki: "Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir bilgi ve başarıya (olgunluğa-rüşde) yöneltip-ulaştıracak (inayet ve hidayet buyuracaktır).”

  • 18:25 Kehf: 25

    وَلَبِثُوا فٖي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنٖينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

    Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlar ve dokuz (yıl) daha ilave edip katmışlardı.

  • 18:26 Kehf: 26

    قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِهٖ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ فٖي حُكْمِهٖٓ اَحَدًا

    De ki: (Ashab-ı Kehf'in o mağarada) "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel ve mükemmel görmekte ve ne güzel ve mükemmel işitmektedir. O'nun dışında onların (insanların) bir velisi (gerçek hamisi, sahibi, gözeticisi) yoktur. (Allah) Kendi hükmüne ve hükümranlığına hiç kimseyi ortak yapmayandır!" (Kur'ani emir ve nehiylerini hiç kimse değiştirip kaldıramaz ve geçersiz sayamazdı, buna kalkışanlar da inkârcı ve münafıktır.)

  • 18:9 Kehf: 9

    اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقٖيمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا

  • 18:10 Kehf: 10

    اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا

  • 18:11 Kehf: 11

    فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنٖينَ عَدَدًاۙ

  • 18:12 Kehf: 12

    ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟

  • 18:13 Kehf: 13

    نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ

  • 18:14 Kehf: 14

    وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِهٖٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا

  • 18:15 Kehf: 15

    هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ

  • 18:16 Kehf: 16

    وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا

  • 18:17 Kehf: 17

    وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمٖينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فٖي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟

  • 18:18 Kehf: 18

    وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمٖينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصٖيدِۜ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا

  • 18:19 Kehf: 19

    وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِهٖٓ اِلَى الْمَدٖينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا

  • 18:20 Kehf: 20

    اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُعٖيدُوكُمْ فٖي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذًا اَبَدًا

  • 18:21 Kehf: 21

    وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فٖيهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذٖينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا

  • 18:22 Kehf: 22

    سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّٖٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَلٖيلٌ۠ فَلَا تُمَارِ فٖيهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ فٖيهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟

  • 18:23 Kehf: 23

    وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّٖي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ

  • 18:24 Kehf: 24

    اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسٖيتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّٖي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا

  • 18:25 Kehf: 25

    وَلَبِثُوا فٖي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنٖينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

  • 18:26 Kehf: 26

    قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِهٖ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ فٖي حُكْمِهٖٓ اَحَدًا